15 Ekim 2011 Cumartesi

İnanç, Güven, Umut ve Sevgi

Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardır. Bütün köy ahalisi toplanır.İçlerinden birinde şemsiye vardır.Bu, inançtır.

Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler.Çünkü babaları onu tutacaktır.Bu, güvendir.

Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair teminatımız yoktur.Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.Bu, ümuttur.

Hiç görmesek te hatta seslerini duymasak da isimleri aklımıza geldiğinde ya da ufak bir hatıra canlandığın da içimize bir sıcaklık, gülümseme güven, huzur ve rahatlık doğar.Bu, sevgidir.

İnancınızı, güveninizi, ümidinizi, gülümsemenizi ve sevginizi hiç kaybetmemeniz dileğiyle...

Ahmet Hamdi Tanpınar (23.06.1901-24.01.1962)

23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul'da Ravaz-i Maarif İbtidaisi'nde, Sinop ve Siirt rüştiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul'da öldü.

ESERLERİ
Şiir:
Şiirler (1961 - Bütün Şiirler)

Hikaye:
Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955).

Roman:
Huzur (1949), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962), Sahnenin Dışındakiler (1973), Mahur Beste (1975), Aydaki Kadın (1987).

Deneme:
Beş Şehir (1946), Yahya Kemal (1967), Edebiyat Üzerine Makaleler (1969), Yaşadığım Gibi (1970).

Tarih:
XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi (1949), Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mektupları (1974 - Der. Z. Kerman).

13 Mart 2011 Pazar

Hayajonlanmang (Hikoya) - O'tkir Hashimov

Mashoyixlar bilib aytgan ekan: do‘stning eskisi, xotinning yangisi yaxshi bo‘larkan. Yangi xotin degani-chi, yangi kalishga o‘xsharkan, vey! Issiqqina, yumshoqqina. Torgina... Avvalgi xotini sigirmijoz edi. Lapanglab yuradimi-ey, ovqatni pishillab yeydimi-ey... Bunisining yurgani bilin-maydi-ya! Mushukka o‘xshaydi, baraka topgur! Biram odobli, biram mehribon! Ikki gapning birida «jonim» deydi.

Unsizgina pildirab keladi-da, tizzasiga o‘tirib oladi. Tizzasiga o‘tiri-i-i-b, tomog‘ini yalaydi. Shunday qilsa, erkak kishining asabi orom olarmish. Do‘xtir-da, biladi... Avvalgi eri shundoq xotinning qadriga yetmagan ekan, nomard!

Mana, bugun ham divanda o‘tire-e-eb, «Salomatlik» jurnalini o‘qiyotgan ekan. Eri eshikdan kirib kelishi bilan muloyim tovushda so‘radi:

— Yaxshi keldingizmi, jonim?

— Yaxshi, - dedi er, - bugun majlis bo‘ldi.

— Hayajonlanmang, jonim, hayajonlanmang, - dedi xotin. Er hayron bo‘ldi.

— Hayajonlanayotganim yo‘q. Ishxonada majlis bo‘ldi. Majlisda...

— Ana, yana hayajonlanyapsiz! Majlis bo‘lsa bo‘pti-da! Shungayam hayajonlanish kerakmi?

— Hayajonlanayotganim yo‘q, axir! - dedi er battar hayratlanib.

— Qo‘ying, jonim, arzimagan majlis deb hayajonlanmang. Bir marta gapimga kiring. Iltimos, hayajonlanmang!

— Hoy, baraka topgur, hayajonlanayotganim yo‘q!

— Ana, qo‘lingizni paxsa qilyapsiz. Birinchi stadiya. - Xotin uning ko‘ziga diqqat bilan tikildi. - Nima keragi bor ortiqcha hayajonni! — Hayajonlanayotganim yo‘q, dedim-ku! -Er ingrab yubordi. — Hayajonlanayotganim yo‘-o‘-o‘q!

— Ovozingiz titra-a-ab chiqyapti. Demak, hayajonlanyapsiz. Odam hayajonlansa, yurak tez uradi. Yurak tez ursa, tomirdagi qon oqimi kuchayadi. Hayajonlanmang, jonim, hayajonlanmang! O’tiring, tomog‘ingizni yalab qo‘yaman. Faqat hayajonlanmang!

— Hayajonlanayotganim yo‘q, inson, hayajonlanayotganim yo‘-o‘-o‘q!

— Ko‘rdingizmi, ovozingiz borgan sayin baland chiqyapti, jonim. Odam qattiq hayajonlansa shunaqa bo‘ladi. Avval ovozi titrab chiqadi. Keyin balandlashadi. Qon oqimi quchaysa, adrinalin ko‘payadi. Andrialin ko‘paysa, bosim ko‘tariladi. Bosim ko‘tarilsa, qon tomirlari zo‘riqadi. — Xotan azza-bazza yalindi. — Xo‘p deng, jonim, hayajonlanmang!

Er tizzasini mushtladi.

— Hayajonlanayotganim yo‘q, deyman-a, hayajonlanayotganim yo‘q!

— Ana, baqiryapsiz! Ko‘zingiz bejo... Ikkinchi stadiya! Qon tomirlari zo‘riqsa, asab tolalari o‘ladi. Asab tolasi o‘lsa, odam insult bo‘ladi: falaj! Ko‘zi g‘ilay bo‘li-i-ib, og‘zi qiyshayi-i-b qoladi. Oyoq-qo‘li ishlamay qoladi. Men psixiatrman-ku, jonim, bilaman-ku! Xo‘p deng, hayajonlanmang!

- Hayajonlanayotganim yo‘q! - dedi er bo‘kirib. - Hayajonlanayotganim yo‘q, g‘alcha, hayajonlanayotganim yo‘-o‘-q!

- Og‘zingizdan ko‘pik chiqa boshladi. Uchinchi stadiya! Falaj bo‘lsangiz undan nari-ya, jinni bo‘p qolsangiz... Xo‘p deb qo‘ya qoling, jonim, hayajonlanmang!

- Nima? «Jinni?» Kim jinni?! - Er avval stolni mushtladi. Keyin qo‘shqo‘llab sochini yula boshladi. - Hayajonlana-yotganim yo‘q! Do-o-od! Voyd v-a-od! Hayajonlanayotganim yo‘-o‘-o‘-q!

... Hushiga kelib qarasa, xotin narigi xonadan kimgadir telefon qilyapti.

- Allyoyoyo, bu jinnixonami? Florochka, o‘zingmisan, jonim? Hayajonlanma-a-a-ay o‘tiribsanmi? Erimga necha marta aytyap-man: hayajonlanmang, hayajonlanmang, desam, bu yana hayajonlanyapti. Peshonam qursin, avvalgi erim ham hayajonlanib-hayajonlanib, uch oyda jinni bo‘p qoluvdi. Bunisi bir oygayam bormaydi shekilli?.. Nima? Yo‘-o‘-o‘q, u yog‘ini o‘ylab qo‘yganman. Gugurt, pichoq, bolta - hammasini bekitib tashlaganman. Nima deding? Voy, sening eringni uje opkelishdimi? Yana bitta koyka tayyorlab qo‘y, jonim! Erta-indin menikiyam borib qoladi-yov...

4 Ocak 2011 Salı

Bir İstiklal Kahramanı ve Bir Büyük Şair: ÇOLPAN

 Mahir Ünlü

(Andican, 1893 -1938)
20. yüzyıl Özbek şiirinin en millî şairi Çolpan’dır. Kendisinden sonra yetişen bütün millî şairlerin üstadıdır. Asıl adı, Abdülhamid Süleymanoğlı’dır.
Eserlerinde “Çolpan” mahlasını kullandı. Ve bu nedenle Süleyman Çolpan olarak da bilinmektedir. 1893 yılında Andican şehrinde doğdu. Babası Süleymankul Yunusoğlı, medrese eğitimi görmüş, mürettep divan sahibi bir şairdir. Abdülhamid, önce mahalle mektebinde, sonra Andican medresesinde eğitim gördü; bütün Türk şivelerini, Arap ve Fars dillerini, dinî ve müspet ilimleri öğrendi. Devam ettiği Rus-Tüzem mek-tebinde Rusçayı, bu dil vasıtasıyla Batı edebiyatını ve düşüncesini taradı. Türkistan’da 1905 yılından sonra Ceditçiler tarafından çıkarılan gazete ve dergilerle İsmail Gaspıralı, Mahmudhoca Behbûdî ve Münevver Kaan gibi Ceditçilerin tesiri altında kaldı. Türk dünyasının ve bilhassa Türkiye’nin hayat tarzı ve kültürünü öğrenmeye çalıştı.
1913 yılından itibaren eser vermeye başladı. İlk makalelerini Sadâ-yı Türkistan, Sadâ-yı Fergana ve Türkistan gazetelerinde neşretti. 1914-1917 yıllarında, milliyetperver bir gazeteci olarak tanındı. Devrinin önemli meselelerini, Bahar Avulları, Vatanımız Türkistan’da Temir Yollar, Oş, Doktor Mu-hammedyar, Yılda Bir keçe, Şarq Poezdi Keldi, Şarq Uyğangan, Çimkent, Quturgan Müstemlekeçiler, Yol Esdeligi gibi eserlerinde aksettirdi.
Çolpan’ın sanatkâr olarak tanınmasını sağlayan eserleri, şiirleridir. İlk şiirleri, 1922 yılında, Özbek Yaş Şâirleri adlı antolojide yayımlandı. Aynı yıl, ilk şiir kitabı olan Bulaqlar neşredildi. Sonraki yıllarda Uyğanış (1924) ve Tan Sırları (1926), 1930′lu yıllarda Saz ve Cor adlı şiir kitapları basıldı. İlk üç şiir kitabında, Şark ülkelerini işgal eden sömürgeci Ruslarla İngilizlere duyulan nefret, onlara karşı mücadele duygusu, Rusların baskı, zulüm ve katliamları, Hokand ve Türkistan’ın diğer şehirlerinde dökülen kanlar, Türkistan’ın parçalanması, halkın açlık, sefalet ve çaresizliği, esir Türkistanlıların ümitleri ve yüksek millî şuur, açık veya metaforik olarak ve sanatkârane bir üslûpla dile getirildi. Türkistan’ın parçalanıp Özbek Sovyet Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra takip edilen politikalar karşısında, diğer millî aydınlarla birlikte Çolpan da çaresiz susmak zorunda kalmıştır. 1925 yılında kendisi, “muhit küçli eken, eğdim boynımnı” demek suretiyle sanat anlayışındaki zoraki değişikliği itiraf etmiştir.
Şiirleri yüzünden sekiz defa tutuklandı. Stalin devrinde 1937′de, Taşkent’te yapılan bir yazarlar toplantısında, ‘eserlerinde, ideolojik açıdan komünizm dışı meselelerle uğraştığı için, davaya ihanet ettiğini söyleyerek suçunu itiraf etmesini’ istediler. Çolpan “”Siz beni üç gün içinde islah edemezsiniz”" diye cevap verdi. Aralıksız devam eden baskı ve tehditlerin ardından 14 Haziran 1937 tarihinde, milliyetçi olmak suçundan dolayı “halk düşmanı” olarak tutuklandı ve bir yıldan fazla süren sorgu ve işkencelerden sonra 4 Ekim 1938 tarihinde kurşuna dizilmek suretiyle öldürüldü. Çolpan, bu kanlı dönemde, baskı ve zulümlere rağmen büyük bir edebî miras bırakmış bir şairdir. Şiirin yanında nesirle de meşgul olarak hikâyeler, Halil Fereng, Çörinin İsyanı, Yarqınay, Muştumzor, Ortaq Qarşıbayev, Hücum gibi tiyatro eserleri ve Keçe ve Kündüz adlı bir roman yazdı. Bu romanın Keçe adlı birinci bölümü, 1936 yılında neşrolundu; ikinci kısmı ise kayıptır. Tercüman olarak da Sha-kespeare’in Hamlet, Puşkin’in Boris Godunov ve Dubrovskiy, Gorki’nin Ana adlı eserlerini Özbek diline kazandırdı.
Çolpan’ın şahsı ve eserleri, 1925 yılından baş-layarak 1990′lara kadar Sovyet tenkitçilerinin haksız hücumlanna maruz kaldı. Asıl eserlerinin basılmasına izin verilmedi; sadece Sovyet hayat tarzını öven ve Lenin ve kızıl bayrakla ilgili şiirleri yayımlanarak Çolpan’ın, Sovyet ideolojisine ve sanat anlayışına bağlı eserler veren bir şair olduğu kanaati uyandırılmak istendi.
1990′h yıllarda, Çolpan’ın bütün eserleri yayımlanma imkânına kavuştu. 1991 yılında, Fıtrat ve Abdullah Kadiri gibi haksız yere öldürülen diğer millî aydınlarla birlikte Çolpan’a da uluslararası Nevâî ödülü verildi. Ayrıca Çolpan adına da milletlerarası ödül ihdas edildi, cadde ve kütüphanelere adı verildi.

XAYOLLARGA BO’LAMAN TUTQUN… – O’tkir Hoshimov (Hikoya)

«Ko‘rmay desam, ko‘zim ko‘r emas,
Yurmay desam, oyog‘im butun.
Ammo qalblar ortiq jo‘r emas,
Xayollarga bo‘laman tutqun».
Mirtemir
U ketdi… Yaproqlari oqshom shabadasida ohista silkinib turgan bir tup o‘rik tagidan burilib o‘tdi-yu, muyulishda ko‘zdan g‘oyib bo‘ldi. Qarg‘ashoyi ko‘ylagining etagini, o‘ng bilagiga ilib olgan qizil sumkachasinigina ko‘rib qoldim. U ketdi… Quloqlarim ostida anhorning qiqir-qiqir kulgisi-yu, xo‘rsinishga to‘lgan qiz yig‘isi qoldi.
U ketdi-yu, ko‘z o‘ngimda iztirobga to‘lgan, ham yaqin, ham uzoq siymosi qoldi.
…Ko‘zlarimda yosh qalqidimi?! Yo‘q-yo‘q, axir nega endi? U ketdi. U ketdi-yu, xayolimda ham shirin, ham achchiq, ham quvnoq, ham alamli uzuq-yuluq xotiralar qoldi…
…O’shanda men birinchi kursda o‘qirdim. Birinchi imtihonni topshirgan edim. Qiziq, yoshlik ekan-da! Birinchi kurs talabalarining hammasida bo‘ladigan odat menda ham bor edi. O’zimni juda bilimdon, yuqori kursdagilardan ham, goho domlalardan ham ko‘proq narsani biladigan kishi hisoblardim. Ha, men mag‘rur edim. Buning ustiga birinchi imtihondan a’lo baho oldim. Men shod edim, allaqayoqlarga uchgim, baland-baland parvoz etgim kelardi. Gavjum yo‘lkalardan borarkan man, hech kimni ko‘rmas, hech nimani sezmas edim.
Trolleybusga chiqdim. Bo‘sh o‘rindiqqa o‘tirib kitob varaqlay boshladim. Kitob o‘qirdimu satrlar mazmunini o‘zim ham tushunmasdim. Xayollarim olislarga yetaklab ketardi meni.
Yonimga kelib o‘tirgan qizga parvo ham qilmabman. Bir vaqt u piq etib kulib yubordi.
- Odamga qaragingiz ham kelmaydimi, Erkin aka? Cho‘chib o‘girildim.
- Ie, Xolida… — xijolatdan qip-qizarib ketgan bo‘lsam kerak, Xolida yashnab-yashnab kulib yubordi.
Noqulay ahvolda iljayib, unga razm soldim. Hech o‘zgarmabdi. Doim nimanidir kutganday bolalarcha javdirab turuvchi charos ko‘zlari ham, chehrasiga allaqanday soddalikkami, bo‘shanglikkami o‘xshash ifoda beruvchi qalinroq lablari ham o‘zgarmabdi. Bu o‘sha Xolida edi. Bundan yarim yilcha avval o‘zim bilan bir partada — o‘rta maktab partasida o‘tirgan Xolida edi. Hech o‘zgarmabdi… faqat meni «aka» deb ataganiga hayron bo‘ldim. Maktabda bo‘lsa har doim «He bola» deb chaqirardi, shayton qiz!
Xayolimni yig‘ishtirib olmasimdanoq Xolida yana hujumga o‘tdi:
- Ja, talaba bo‘lib… a? O’qishlar yaxshi ketyaptimi?
- Hm, — dedim so‘zimning yarmisini yutib. Men uni «siz»-lashimni ham, «sen»lashimni ham bilolmay, bir zum istihola qilib turdim-da, faqat, gapirish uchungina so‘radim: -Siz qaerda o‘qiyapsiz, Xolida?
Bilmadim, Xolida savolimni eshitmadimi yoki e’tibor bermadimi, yuzini chetga burib, u yoq-bu yoqqa alanglay boshladi. Oldinroqda turgan ayolni chaqirib joy berdi. Men ham darrov turib ketdim. Ikkovimiz yonma-yon turib, anchagacha jim ketdik. Keyin Xolida yana avvalgiday jilmayib so‘radi:
- Shunday qilib, jurnalist bo‘lar ekansiz-da… Ko‘rsam maylimi? — Xolida qo‘limdagi kitobni oldi.- Lui Aragon! Yaxshi yozuvchi bo‘lsa kerak-a?
Men indamay bosh silkib qo‘ydim. Xolida kitobni varaqlarkan, ichidan zachyot daftarim chiqib qoldi. U menga yov qarash qildi. Quyuq qoshlari bir to‘lg‘anib qo‘ydi.
- Ruxsatsiz ko‘rsam xafa bo‘lmaysizmi?
Men, avvaliga, mayli, dedim-u, keyin birdan uning Qo‘llariga yopishdim. Surat! Axir daftar ichida o‘zining surati bor-ku! Ko‘rsa nima xayolga boradi? Bitiruvchilar kechasi o‘tkazilgan kuni sinfdoshlarimiz bilan surat almashgandik, negadir Xolidaning suratini o‘shandan beri yonim-da olib yurardim. Nimaga shunday qilayotganimni o‘zim ham bilmasdim. Faqat… faqat Xolidaning menga boshqacharoq qarab yurishini bolalar shama qilishardi o‘shanda. Menda ham shu qizga nisbatan mehrmi, allaqanday his uyg‘ongandi. Lekin nima uchundir shu topda unga suratini ko‘rsatgim kelmadi.
- Xolida, kechirasiz, mumkin emas, — dedim sun’iy iljayib. Zachyot daftarimni cho‘ntagimga solib qo‘ydim.
- Kechirasiz… Sizning ichki ishlaringizga aralasha olmayman. – Xolida hazillashyaptimi, chindan gapiryaptimi bilolmadim. Oraga tushgan sovuq vaziyatni yo‘qotish uchun tayinliroq so‘z qidirar, ammo tilim kalimaga kelmasdi. Trolleybus Xadraga yaqinlasharkan, «Vatan» kinoteatrining katta-katta afishalari lip etib ko‘rinib o‘tdi.
- Yaxshi kino ketyapti… Tushamizmi?
Men bu gapni ham faqat oradagi o‘sha noqulay vaziyatni buzish uchun aytdim. Dabdurustdan kinoga taklif qilishim Xolidani o‘ylantirib qo‘ydi. Men uning yo‘q deyishini kutib turardim. Ammo yo‘q demadi. Yelkasini uchirib Qo‘ydi.
- Bilmasam.
- Bo‘pti, yuring! — dedim quvonib…
Kinodan chiqib, zinalar yonidagi pastak archa tagida bir oz turib qoldik.
- Erkin aka, bilasizmi… – Xolidaning yonoqlari qip-qizarib ketdi. Bir o‘rim sochining uchini tutamlab turib, tutilib-tutilib gapirdi, – bilasizmi… Man… sizga xalaqit bermaymanmi?
Shu topda u ko‘zimga juda sodda, juda pok, shu bilan birga allaqanday sirli ko‘rinib ketdi. Bu savol oldida o‘zim ham esankirab qoldim.
- Yo‘g‘-e, nimaga endi?..
- Bo‘lmasa… kelar haftaning shu kuni, shu soatda, shu yerga kelsam yo‘q demaysizmi?..
Xolida battar qizarib ketdi. Quyuq qayrilma kipriklari yuziga to‘kildi.
- Xolida, kelasizmi, rostdan kelasizmi? – dedim sevinib.
- Men ketdim! Xayr!
Xolida yerdan ko‘z uzmay keskin burildi-da, kelib to‘xtagan trolleybusga qarab yugurdi. Sariq jemperiga quyib qo‘ygandek yarashib tushgan bir o‘rim yo‘g‘on qo‘ng‘ir sochining silkinib borayotganini ko‘rib turdim. U trolleybus zinasiga oyoq qo‘yarkan, menga bir o‘girilib qaradi. Nazarimda muloyim, juda muloyim jilmayib qo‘ygandek bo‘ldi. Shundagina men uni kuzatib qo‘yishim kerakligini tushundim. Axir biz u bilan yonma-yon mahallada turamiz-ku! Ammo men kechikkan edim. Trolleybus bir silkinib yurib ketdi. Turgan joyimda serrayib qoldim. Hozirgina bo‘lib o‘tgan gap-so‘zlar quloqlarim ostida dilrabo kuy sadolaridek jaranglar, shu kuy meni bir umr sarxush qilib qo‘yayotganday bo‘lardi.
Kelasi uchrashuvgacha shu kuy og‘ushida yashadim.
Chorshanba kuni Xolidani xuddi o‘sha yerda, kinoteatr zinalari yonidagi pastak, xonaki archa tagida kutib oldim. Xolida bu safar o‘ziga sal oro bergan, boshini yaqinda yuvgan bo‘lsa kerak, uzun sochlarining nami hali qurimagan edi.
- Bugun kinoga tushmay qo‘ya qolamiz, xo‘p? – Xolida qoshini chimirib, chiroyli jilmayib qo‘ydi.
- Ixtiyoringiz…
Hali oqshom qo‘nib ulgurmagan katta ko‘chadan O’rdaga — Anhor tomonga yurib ketdik.
- Uydagilar yaxshi o‘tirishibdimi, Xolida? – dedim uning qadamiga qarab ohista borarkanman.
- Rahmat…— Xolida anchagacha jim qoldi… Anhor ko‘prigidan o‘tib daraxtzor orasiga kirdik. Oqshom eng avval shu yerga qo‘nadi. Daraxtlarning tekis shovillashi anhorning bezovta to‘lqinlari ovoziga qo‘shilib, beozor, orombaxsh sukunatni chuqurlashtirayotgandek bo‘lardi…
- O’tiramizmi? — Anhor labida turgan pastak skameykaga imo qildim.
O’tirdik. Anhorning tub-tubidan qaynab chiqayotgan suvga tikilgancha qoldik. Anchagacha ikkovimizdan ham sado chiqmadi.
- Erkin aka, siz meni odobsiz qiz deb o‘ylayapsizmi? — Xolida javdiragan ko‘zlarini ko‘zimga qadadi.
Hayron bo‘ldim.
- Nega endi?
Xolida anchagacha indamadi.
- Rost-da… O’zimdan-o‘zim sizga… – Xolida boshini yana-yam quyiroq egdi. Qiynalib-qiynalib gapirdi. – Lekin nima qilay? Faqat, faqat siz meni haydamasangiz bo‘ldi…
Butun vujudimni hali hech sezilmagan, hali hech sinab ko‘rilmagan allaqanday yoqimli titroq qopladi. Hali ishq nimaligini bilmagan yurakda nozik, juda nozik, shamchiroqdek bir o‘t – sevgiga chanqoq o‘t yiltillab turarkan. Mayingina muhabbat shabadasi bir marta, faqat bir marta siypalab o‘tsa, bu uchqun lovillab ketarkan.
- Xolida, axir nega unday deysiz? Axir men sizni… sizni… Xayolimni yolg‘iz siz olib qo‘ydingiz-ku, axir! Menga nasib bo‘ladimi, yo‘qmi, deb xavotirlanib o‘zim ham topolmay yurgan aziz bir narsani qiz muhabbatini taqdim qilasizu…
Men yana ancha-ancha gaplarni aytgim, yuragimdagi hislarimning hammasini to‘kib solgim kelardi-yu, ammo shu hislar oldida o‘zim ojiz edim…
- Rostmi? Shu gaplaringiz rostmi? —Xolida qayrilma kipriklarini ko‘tarib ko‘zlarimga tikildi.
Entikib ketdim.
- Nahotki menga ishonmasangiz? Xolida sekin bosh silkidi.
- Ishonaman… Lekin… Keling, endi bir-birimizdan sir yashirmaylik. Xo‘p?
- Sizdan nimani ham yashiray?
- Yolg‘onmi?-Xolida ayyorliq bilan qoshini uchirib qo‘ydi,-Huv, anunda, zachyot daftaringizni nega tortib oldingiz?
- Unda… unda sizning suratingiz bor edi, Xolida!
- Rostmi?-Xolida yana o‘sha bolalarcha soddalik bilan ko‘zlarini javdiratdi…
Shu kuni ikkalamiz uygacha piyoda qaytdik.
Men Xolida bilan xayrlashgan daqiqadan boshlaboq yuragimda so‘nmas bir o‘t alangalana boshladi. Bu o‘t hech to‘xtamas, visol damlari yaqinlashgan sayin kuchayar, faqat o‘zini ko‘rsam sal bosilardi-yu, xayrlashishimiz bilan yana lovillardi.
Bu o‘t ikki yilgacha, yo‘q-yo‘q, undan keyin ham, shu kungacha ham hech pasaymadi. Lekin, netayki, goho taqdir sening izmingga emas, sen taqdirning izmiga bo‘ysunishga majbur bo‘lib qolarkansan…
…Ikkinchi kursning oxirgi imtihonini topshirgan kunim Samarqandga—viloyat gazetasiga uch oylik praktikaga ketish oldidan Xolidani uchrashuvga taklif qilgandim. Ammo u kelmadi. Har gal besh minut kuttirib qo‘ysa, alamimni papirosdan olardim. Bu safar papiros ham dosh berolmadi. Xuddi o‘sha Anhor bo‘yidagi pastak skameyka yonida bir soat turdim. Yuragimni chulg‘agan shubhalar chigallashib ketdi-yu, shahar ko‘chalarida anchagacha aylanib yurdim. O’sha tanish xiyobonlar, o‘sha sokin anhor, juft-juft bo‘lib sayr qilib yurgan o‘sha sevishganlar bir dardimni o‘n qilardi.
Xayolimda ikki savol, ikki muammo hukmron edi: Xolidaning oldiga boraymi, yo‘qmi? Ehtimol, unga bir nima bo‘lgandir? Yo‘g‘-e, axir kuni kecha o‘zim ko‘rdim-ku! Agar u shunchaki noz qilayotgan bo‘lsa-chi? Shu topda uning uyiga, ostonasiga bosh urib boramanmi?
…Yo‘q, yo‘q, bari bir muhabbat ustunlik qildi. Xolidalarning ko‘chasiga qanday qilib borib qolganimni o‘zim ham bilmayman. Ularning uyi tor ko‘chaning ichida edi, ammo nechanchi eshik ekanini bilmasdim. Har safar uni kuzatib qo‘yganimda ko‘cha boshida xayrlashardik. Xolidaning o‘zi ham uyalardi shekilli, ko‘cha ichiga kirishimni xohlamasdi.
Bir lahza ikkilanib turdimu ko‘cha ichiga kirdim. Lekin yigirma qadamcha yurar-yurmas to‘xtab qoldim. Ikkala tavaqasi lang ochib qo‘yilgan eshikdan bir qo‘lida belkurak, bir qo‘lida kattakon paqir ko‘tarib Xolidaning akasi chiqib keldi. Men uning otini ham bilmasdim. U bizdan uch yil avval maktabni bitirgan, hozir allaqanday idorada ishlayotganini eshitgandim. U menga qayrilib qaramay, paqirga simyog‘och tagiga uyib qo‘yilgan ko‘mirni olib sola boshladi.
Yaqinroq kelib salom berdim. U belkurakni tashlamay, engashib turgan ko‘yi yelkasi osha menga qaradi. Qaradi-yu, birdan qaddini rostladi. Jingalak sochi ter aralash peshonasiga yopishib qolgan, ko‘mir tegib qorayib qolgan maykasi ham ho‘l bo‘lib ketgandi. Bilmadim, salomimni eshitmadi-mi, alik olmadi. Yaxshilab tanib olmoqchi bo‘lganday menga uzoq tikilib qoldi. Keyin peshona terini shaxt bilan sidirib tashladi-da, ko‘zimga tikilib turib so‘radi:
— Xo‘sh, xizmat?!
Birdan esankirab qoldim. Uyalib ketdim. Nima deyishimni bilmay to‘g‘risini aytib qo‘ya qoldim:
— Xolidaxon bormilar?
— Akasi kerak emasmi, akasi! — uning rangi o‘chib, belku-rak ushlagan qo‘li asabiy qaltiray boshladi. Meni yeb yubormoqchi bo‘lganday, tishlarini g‘ijirlatib ta’kidladi.— Qadamingni bilib bos, bola! Qizlarga osilgandan ko‘ra burningni eplasang-chi! Kimsan o‘zing! Dadangga o‘xshagan sartarosh bo‘lasan-da!.. Esing borida tuyog‘ingni shiqillatib qol, ha!
Ko‘z o‘ngim qorong‘ilashib, butun vujudim lovillab yona boshladi. Quloqlarim shang‘illab ketdi. Inson uchun bundan ortiq haqorat, bundan ham uyatli narsa bormi? Xayolimda eng muqaddas narsa deb yurgan uy shumi hali? Yuragimning eng chuqur joylarida izzatini ardoqlab yurgan kishilarim shu bo‘ldimi?
Yo‘q, men unga bir og‘iz ham gapirmadim. Gunohkor odamday boshimni quyi solgancha burildimu madorsiz oyoqlarimni sudrab bosib yurib ketdim.
Io‘q, men endi bu ko‘chaga hech qachon qadam bosmayman, hech qachon!.. Yaxshi ko‘rish — yalinish, yolvorish degan gap emas! Men Xolidaning oldida gunohkor emasman. Yalinmayman ham… Ertasiga ertalab Samarqandga jo‘nab ketdim. Ketdim-u, xayolim shu yerda — Xolida bilan qoldi. O’zimcha bu bema’nigarchilik uchun Xolidaning mendan kechirim so‘rashini ko‘tardim. Rostdan ham bir haftaning ichida Xolidadan ketma-ket ikkita xat oldim. Ikkala xatning ham mazmuni bir xil edi. «Men siz bilan uchrashishim kerak. Tezroq kelib ketmasangiz bo‘lmaydi», debdi. Qayoqqa boraman? Yana o‘sha uygami?! Kimning oldiga boraman? Meni shunchalik haqorat qilgan odamning oldigami? Nimaga boraman? Yalinish-yolvorish uchunmi?
…Xolidaga xat yozish uchun uch marta qo‘limga qog‘oz-qalam oldim-u, ammo yozolmadim. Har safar qalam ushlasam, ko‘z oldimda uning akasi jonlanar, nazarimda, menga nafrat bilan tikilib turar, ayamay haqorat qilardi.
Bari bir bo‘lmadi. Oradan ikki oycha o‘tganidan keyin Xolidaga xat yozdim. Yozishga yozdim-u, o‘zimdan-o‘zim afsuslanib qoldim. Xatimga javob kelmadi.
Qaytib borganimdan keyin Xolida bularning hammasi uchun mendan uzr so‘raydi, deb yurgandim. Yo‘q, butun xayolim puchga chiqdi. Praktika tamom bo‘lay deb qolganda, sobiq maktabdosh do‘stim Javdoddan xat keldi. Xat juda qisqa edi.
«Xolidadan umidingni uz! Erga tekkaniga o‘n besh kun bo‘ldi. Akasining o‘rtog‘iga tegibdi…»
Xatni burda-burda qilib uloqtirdim. Bevafo! Yaramas! Sotqin! Yana qay so‘z bilan atay o‘shani?
Yo‘q, mening nafratlashga, la’natlashga ham holim qolmagandi. Kipriklarimni to‘sgan yosh pardasi tomog‘imni bo‘g‘ib qo‘ygandi.
Bari bir endi ishlay olmasligimni tushundim. Lash-lushlarimni yig‘ishtirib uyga qaytdim.
Avtobusdan tushishim bilan ataylab Xolidalarning ko‘chasiga burildim. Negadir uni shu yerda, shu ko‘chada uchratishimga ishonardim. Ha, yanglishmabman. Men uni ko‘rdim. Faqat uzoqdan, orqasidan ko‘rdim. U ko‘cha eshik oldida to‘xtagan yap-yangi «Volga» mashinasining yonida xayol surgandek qimirlamay turardi. Kulrang makentosh ustidan qo‘ng‘ir sochlarini tashlab olgan.
Birovdan cho‘chigan odamdek to‘xtab qoldim. Ichkaridan oq ko‘ylak ustidan qora galstuk taqqan novchagina yigit chiqdi. Bilagidan ushlab Xolidani mashinaga o‘tqazdi. Keyin o‘zi rulga o‘tirdi-da, haydab ketdi.
Chamadon bandini jon-jahdim bilan qisganimdan barmoqlarim qirsillab, o‘ng qo‘lim titray boshladi. Molpa-rast! Amalparast!
Yana qancha turganimni bilmayman. Quyosh tikkaga kelib ayovsiz qizitardi. Asfaltdan ko‘tarilgan chuchmal hovur ko‘nglimni behud qila boshladi.
- Mayli,-dedim o‘zimni yupatib, – Xolida kuyunishga, o‘rtanishga ham arzimaydi o‘zi. Mening unga olib beradigan mashinam yo‘q-ku axir?
Bu so‘zlar bilan yupana olmasligimni bilsam ham, o‘zimni ovutishga tirishar, ammo o‘zimni ovutishga, Xolidani unutishga qancha urinsam, uning xotirasi qalbimga shuncha mahkamroq o‘rnashib borardi. Men uchun faqat bir narsa ayon edi: Xolida – bevafo qiz!
…Shu kungacha men faqat mana shu fikr bilan yashadim. Ammo, bugungi voqealar butun fikrimni ostin-ustun qilib yubordi. Ko‘zim moshdek ochildi.
…Bugun ham Xolidani xuddi o‘sha birinchi safardagi kabi trolleybusda uchratdim. Eshikdan kirishim bilan orqa deraza yonida turgan Xolidaga ko‘zim tushdi-yu, yuragim jiz etib ketdi. Indamay konduktorning yoniga o‘tib oldim. Endi pul uzatayotgan edim, orqadan Xolidaning tovushi eshitildi:
- Ikkita bilet bering…
Titrayotgan qo‘llarimni yashirish uchun shimimning cho‘ntagiga suqdim. Yo‘q, yuragimni rashk emas, g‘azab ham emas, alamli bir iztirob chulg‘ab olgandi. O’girilib qaramaslikka harakat qilib indamay turaverdim. Ammo Xolidaning o‘zi qarashga majbur qildi meni.
- Erkin aka, sizga ham bilet oldim.
Yelkam osha nazar tashladim. U haliyam o‘zgarmabdi. Faqat ko‘zlari, bolalarcha javdirab tikiluvchi ko‘zlari endi ehtiyot bilan boqardi kishiga. Rangim o‘chib ketganini o‘zim ham sezib turardim.
- Rahmat! Hisobni to‘g‘rilab qo‘ymoqchi bo‘libsiz-da… — Birdan Xolidaning ham rangi o‘chdi. Burni qisilib, lablari pirpirab uchdi. Ikki tomchi yosh ko‘zlaridan duv etib yumalab tushdi-yu, keyin yelkalari silkinib-silkinib, unsiz yig‘lay boshladi.
Dovdirab qoldim. Odamlarning bizga hayron bo‘lib tikilayotganini ko‘rib, trolleybus to‘xtashi bilan Xolidani sudrab tushib ketdim.
- O’zingizni bosing! – dedim quruqqina qilib. U yoq-bu yoqqa alanglab, tushgan joyimizni tanidim: O’rda ekan. Xolidani qo‘yib yubormay, Anhor bo‘yiga olib tushdim. Sarg‘ish qumni yalab oqayotgan suv qirg‘og‘iga yetib kelganimizdan keyin qo‘lini qo‘yib yubordim.
— Yuvinib oling…
Xolida ho‘l qumda chuqur-chuqur iz qoldirib suv bo‘yiga cho‘nqaydi. Yuvinib bo‘lgunicha skameykada o‘tirdim. Deyarli hech narsa o‘zgarmagan. Oqshom sukunatini chuqurlashtirib shovil-layotgan daraxtzor ham, ohista oqayotgan anhor ham, muyulishdagi bir tup o‘rik ham – hammasi o‘sha-o‘sha. Pastak skameyka ham o‘z o‘rnida turibdi.
Faqat, faqat bir narsa yetishmaydi. Qani o‘sha belanchakka solib allalaganday shirin hislarga yetaklagan suhbatlar? Qani o‘sha yigit qalbimning ilk muhabbat cho‘g‘ini alangalatgan ehtirosli so‘zlar, qani? Qani o‘sha bolalarcha ma’sumlik bilan javdiragan ko‘zlar, qani? Nahotki hammasi yoshlikning sirli so‘qmoqlarida to‘zonli bir iz qoldirib o‘tmishga singib ketgan bo‘lsa?
Xolida hamon cho‘nqayib o‘tirganicha suvni shapillatib yuvinar, yelkasidan oshib tushgan sochining uchi to‘lqinlar yuzida o‘ynab ho‘l bo‘lib ketgandi. Men bo‘lsam uning ko‘z yoshlari suvga qo‘shilib oqib ketayotganini his qilib turar, o‘zim ham yuragimni o‘rtab yuborayotgan hislarimni bazo‘r to‘xtatib o‘tirardim.
Nihoyat, Xolida qizil sumkachasidan shoyi ro‘molcha olib yuzlarini arta-arta yonimga kelib o‘tirdi. Anhorga tikilgancha o‘tiraverdim.
— Gapiring, Erkin aka! — dedi u qizarib ketgan ko‘zlarini menga tikib.
— Nimani?
- Bir yigitga ko‘ngil qo‘yib, boshqasiga tegib ketgan qiz qanday ta’nalarga loyiq bo‘lsa, shularning hammasini gapi-ravering…
— Sizga aytadigan gapim bitta — baxtli bo‘ling.
- Kim?
- Siz… o‘rtog‘ingiz…
- Yana qanaqa tilaklaringiz bor?
Xolidaning bu gapi ta’na bo‘lib eshitildi. Yuragimdagi iztirob o‘rnini g‘azab egalladi.
— Bo‘lgani shu! — dedim cho‘rt kesib.
Xolida anchagacha javob bermadi. Anhor qattiqroq shovillay boshladi. Xiyobon tepasida chiroqlar lip-lip etib birin-ketin yondi.
Kutilmaganda Xolida horg‘in kulib qo‘ydi.
- Qaysi kuni tush ko‘ribman: ikkalamiz shu yerda… yo‘q, bu yerda emas, boshqa joyda – kattakon anhor bo‘yida turganmishmiz. Yuvinaman deb egilsam, boshimdan ro‘molim sirg‘alib tushib, suvga oqib ketibdi. Huv birda menga ko‘k shoyi ro‘mol sovg‘a qilgandingiz-ku, ana o‘sha ro‘molmish… Qo‘limni cho‘zsam, hech yetmasmish…
«Erkin aka, qarang-qarang, ro‘molim oqib ketyapti», desam indamay turaverdingiz. «Jon Erkin aka, tutib bering ro‘molimni! Axir uni o‘zingiz olib bergansiz-ku… Qarang, endi uni boshqa odam tutib oladi», desam, arazlab burilib ketibsiz. Birpasda sizni ham, ro‘molimni ham yo‘qotib qo‘yibman… Uyg‘onsam, yostig‘im ho‘l bo‘lib ketibdi… – Xolida lablarini qimtib boshini quyi soldi. Shamol turdi. Yaproqlarning yerdagi soyasi titray boshladi. Anhorga to‘kilgan chiroq nurlari chil-chil bo‘lib ketdi. Xolida birdan boshini ko‘tarib, ko‘zlarimga ayanchli tabassum bilan tikildi.
- Esingizdami, Erkin aka, birinchi marta shu yerda, shu skameykada o‘tirib gaplashgan edik. Qiziq, biron marta bir-birimizning qo‘limizni ham ushlamaganmiz… — U birdan qo‘limdan ushlab oldi. Qo‘llarining yengil titrayotganini sezib turardim. Vujudimni tentaklarcha bir ehtiros qoplab oldi. Birpasda mast odamdek ko‘z o‘ngim qorong‘ilashdi.
Qiziq, nima demoqchi u? Axir bu… bu… Bordi-yu, payti kelib mening xotinim ham birovga shunday gaplarni aytsa…
Xolidaning qo‘lini shaxt bilan siltab tashladim. Siltab tashladim-u, uyatdan, alamdan, iztirobdan dodlab yuboray dedim. U ko‘zlarimga shunchalar ma’yus, shunchalar alamli o‘kinch bilan tikilib qoldiki, ko‘zimni qaerga yashirishimni bilmay qoldim.
Yo‘q, bunaqa tikilganidan ko‘ra ayamay tarsakilab yuborgani, dod solib yig‘lagani, odamlarni boshiga yig‘ib, meni badnom qilgani ming marta afzal emasmidi? Men undan nima bo‘lsa ham bir narsa kutardim, ammo u hamon haykaldek qotib turardi. Anchadan keyin u havo yetishmagandek en-tikib-entikib gapira boshladi:
- Siz meni… O’shanaqa… yomon xotin deb o‘ylayapsizmi? Shunaqami?
Xolida bu so‘zlarni shivirlab aytdi. Ammo shu to‘rt-besh og‘iz so‘z quloqlarimni batang keltirib, chippa bitirib qo‘ygandek bo‘ldi.
- Rost… – Xolidaning ko‘zlarida yosh yiltilladi. – Rost. Majburan qurilgan turmush xiyonat qilishga olib kelsa ehtimol. Lekin men o‘z nomusimni hech nimaga, sizning muhabbatingizga ham alishmayman…
Men nimadir demoqchi bo‘ldim. Ammo so‘z topolmadim. Xolida ham menga navbat berib o‘tirmadi.
- Siz meni… meni xiyonatchi, bevafo deb o‘ylaysizmi?
O’zingiz-chi… o‘zingiz nega menga shunaqa… beparvo qarab keldingiz?
Xolida yuzimga dadil tikilib, mendan javob kutdi. Endi u yig‘lamasdi. Men bo‘lsam shu topda bir nima deyishga ojiz edim.
- O’sha… hammasi uchun bitta men aybdormanmi? Yo‘q, muhabbatimizning uvolini ikkalamiz baravar bo‘lishib olamiz! —Xolidaning ko‘zlari o‘t bo‘lib chaqnab ketdi. Ammo bir lahzadayoq yana o‘shanday ma’yus bo‘lib qoldi. – Agar meni chindan… rostdan ham yaxshi ko‘rganingizda yozgan xatlarimga javob bermasmidingiz? Mening nima uchun o‘qishga kirolmaganimni, uydagilar bunga yo‘l qo‘yishmaganini bildingizmi? Oxirgi marta uchrashuvga borolmay qolgan kunim uyga sovchi-lar kelganini bildingizmi? O’shanda yordam berdingizmi menga? Yo‘q… – Xolida birdan o‘ksib-o‘ksib yig‘lab yubordi. -O’sha kuniyoq singlimdan uyingizga xat berib yuborgandim. Akam eshik oldida ko‘rib qolib, xatni tortib olibdi… Hammasini eshitdim… O’sha kuni siz uyga kelgan ekansiz. Akam sizni xafa qilib yuboribdi. Siz bir gap bilan arazlab ketdingiz. Men sizga ishonardim… O’zimga ishongandek ishonardim. Siz bo‘lsangiz… Men bir yo‘la hammasidan ayrildim… Agar chindan yaxshi ko‘rsangiz shunaqa qilarmidingiz… Keyin… keyin men hech kimga ishonmay qo‘ydim. Endi menga baribir edi.
Xolida chuqur iztirob bilan yig‘lar, uning har bir so‘zi yuragimni tilimlar, har tomchi yoshi qalbim yarasiga tomar edi.
- O’tinaman, yig‘lamang!- dedim titrab-qaqshab.- Xolida, yig‘lamang! Yig‘lamang!
Xolida chuqur uf tortdi.
- Mayli, Erkin aka, hammasi shirin tushdek o‘tdi-ketdi. Endi hecham qaytib kelmaydi. Faqat, sizdan bir iltimos… Endigi muhabbatingizni – boshqalarga nasib bo‘ladigan muhabbatingizni ehtiyot qiling…
Xolida sekin o‘rnidan turdi. Qizil sumkachasini bilagiga ildi-yu, menga uzoq tikilib qoldi.
- Erkin aka, esingizda bo‘lsin. Men bari bir sizni yaxshi ko‘raman. Umrimning oxirigacha yaxshi ko‘raman. Eshityapsiz-mi, oxirigacha, oxirigacha… – U yana yig‘lab yubordi. Keyin asta burildi-yu, uzoq kasaldan turgan odamday gandiraklab-gandiraklab yurib ketdi.
Qayoqqa? Nimaga? Nahotki men yoshligimning, butun umrimning oltin daqiqalari bilan abadiy vidolashsam! Nahotki u butun orzu-umidlarimni o‘zi bilan umrbod olib ketsa?
Dahshat ichida o‘rnimdan sakrab turib ketdim.
- Xolida!
Men butun xiyobonni yangratib hayqirib yubordim deb o‘ylagandim, yo‘q, bu so‘z yuragimning tub-tubidan bo‘g‘iq, alamli bir nido bo‘lib chiqdi. Muyulishdagi o‘rik yonida unga yetib, bilaklaridan mahkam ushlab oldim. U ham, men ham terak bargidek qaltirardik…
- Xolida! Jonginam. Qorako‘zim. Siz… Siz…
Men nima qilayotganimni o‘zim ham bilmas, nimadir degim, allanimalar deb hayqirgim kelardi. Xolida ko‘zlarimga xotirjam tikilib turib, past, ammo qat’iy ohangda gapirdi:
- Qo‘lingizni torting! Men birovning xotiniman.
- Xolida, axir tushunsangiz-chi! Men…
Xolida qo‘limdan beholgina, siltanib chiqdi-yu, yaproqlari oqshom shabadasida ohista silkinib turgan o‘rik tagidan burilib, muyulishda ko‘zdan g‘oyib bo‘ldi. Qarg‘ashoyi ko‘ylagining etagini, o‘ng bilagiga ilib olgan qizil sumkachasini ko‘rib qoldim.
U ketdi… U ketdi-yu, ham shirin, ham achchiq, ham quvnoq, ham alamli uzuq-yuluq xotiralar qoldi menda.
Shu xotiralardan boshqa nimam ham bor mening? Axir men muhabbatimni ehtiyot qilolmagan, asray olmagan, yolg‘iz yaxshi ko‘rish bilan kifoyalanib yurgan odamman-ku! Shu baxtimni avvalroq asrasam bo‘lmasdimi!
…Ko‘zlarimda yosh qalqidimi? Yo‘q-yo‘q. Nega? Endimi?

Hayallerin Esiriyim - Ötkir Haşimov (Hikaye)


HAYALLERİN ESİRİYİM

“Görmeyeyim desem gözüm kör değil,
 Yürümeyeyim desem ayağım sağlam.
 Ama kalpler artık birlikte çarpmıyor,
 Hayallerin esiriyim.”

Mirtemir

***
O gitti… Yaprakları akşam yelinde ağır ağır sallanan kayısı ağacının altından dönüp geçti, dönüşte gözden kayboldu. Atlas gömleğinin eteğine, koluna takıp aldığı kırmızı çantasına bakıp kaldım. O gitti… Kulaklarımda Anhor suyunun kıkır kıkır gülüşü ve kırgınlıkla dolu bir kız ağlaması kaldı.
O gitti ve gözümün önünde ızdırapla dolu, hem yakın hem uzak siması kaldı.
Gözlerimde yaş kaldı mı? Yok, yok. Nihayet şimdi... O gitti ve hayalimde hem tatlı, hem acı, hem neşeli, hem elemli paramparça hatıralar kaldı…
Onun gibi ben de birinci sınıfta okuyordum. Birinci imtihanda başarılı olmuştum. Tuhaf, gençlik çağı işte... Birinci sınıf öğrencilerinin hepsinde var olan alışkanlık bende de vardı. Kendimi çok bilgili, üst sınıflarda hatta hocalarımızdan çok şey bilen kişi zannederdim. Evet, ben guruluydum. Bunun üstüne bir de birinci imtihandan yüksek not aldım. Ben mutluydum. Bir yerlere uçmayı, yükseklere kanat açmayı istiyordum. Kalabalık kaldırımlardan geçerken hiç kimseyi görmez, hiçbir şeyi fark etmezdim.
Troleybüse bindim. Başköşeye oturup kitap karıştırmaya başladım. Kitap okuyordum ama satırların manasını dahi anlamıyordum. Hayallerim beni uzaklara sürüklüyordu. Yanıma gelip oturan kızla da ilgilenmedim. Bir ara o “hıh” diye gülmeye başladı.
-İnsana dönüp bakmaz mısınız Erkin Bey? İrkilip döndüm.
-Yaa, Halide… Mahcubiyetten kıpkırmızı olsam gerek, Halide neşeli neşeli gülüyordu.
Mahcup durumda gülümseyip ona baktım. Hiç değişmemişti. Her zaman olup bitenden habersiz bir şeyleri bekleyen kara gözleri de çehresine dünyadan habersiz, boş boş bakan bir ifade veren kalın dudakları da değişmemişti. Bu işte o Halide idi. Hiç değişmemişti. Fakat bana “bey” diye hitap edişine hayran kaldım. Okulda olsa her zaman “hey çocuk” diye çağırırdı şeytan kız!..
Daha hayallerimi toparlayamadan Halide yine hücuma geçti:
-Ya, öğrenci mi oldunuz? Okul hayatı iyi gidiyor mu?
            -Hım dedim, sözümün yarısını yuttum. Ben ona “siz” mi “sen” mi dediğimi bilmeden bir an şaşkınlık geçirdim. Sırf konuşmuş olmak için soruyordum:
-Siz nerede okuyorsunuz Halide?
Halide sorumu işitmedi mi yoksa cevap vermeğe değer bulmadı mı bilmem, yüzünü başka tarafa çevirdi, etrafa bakınmaya başladı. Biraz önde ayakta duran kadını çağırıp yerini verdi. Ben de hemen ayağa kalkıp yanına gittim. İkimiz yan yana öylece sessiz gittik. Sonra Halide önceki gibi gülümseyip sordu:
-Gazeteci olacaksınız öyle mi… Görsem olur mu? diyen  Halide elimdeki kitabı aldı.
-Lui Aragon!  İyi yazar olsa gerek, değil mi?
Ben cevap vermeden başımı salladım. Halide kitabı karıştırırken içinden imtihanlardan aldığım notlarımı yazdığım defterim çıkıverdi. O benden yana baktı:
-İzinsiz görsem kızmazsınız değil mi?
Ben önce “olur” dedim ya birden onun ellerini tuttum. Fotoğraf… Defterin içinde onun fotoğrafı vardı. Görse neler düşünürdü. Mezuniyet gecesinin düzenlendiği gün sınıf arkadaşlarımızla fotoğraflarımızı birbirimize vermiştik. Nedense o zamandan beri Halide’nin fotoğrafını yanımda taşıyordum. Niçin bunu yaptığımı ben de bilmiyordum. Lakin Halide’nin bana bir başka gözle bakışı çocukların diline düşmüştü o zamanlar. Bende de sevgi mi, başka bir şey mi ne olduğu belirsiz bir his uyanmıştı o zamanlar… Ama nedendir bilmem şimdi ona fotoğrafını göstermek istemiyordum.
-Halide, özür dilerim. Mümkün değil dedim yapmacık bir gülümsemeyle.
            -Ben özür dilerim. Sizin özel işlerinize karışamam. Halide benimle alay mı etti, samimi mi söyledi bilmiyorum. Aradaki soğukluğu giderecek bilinen bir söz arıyordum ama dilime bir kelime bile gelmiyordu. Troleybüs Hadra’ya yaklaşırken Vatan sinemasının kocaman afişleri görünüp kayboldu.
-Güzel film var. Sinemaya girelim mi?
Ben bu sözü de aradaki nahoş durumu ortadan kaldırmak için söyledim. Ansızın sinemaya gitme teklifim Halide’yi tereddütte bıraktı. Ben onun hayır demesini bekliyordum. Ama o hayır demedi. Omuzlarını silkip “bilmem ki” dedi.
-Tamam, yürü dedim sevinçle.
Sinemadan çıkıp merdivenlerin yanındaki küçük çam ağacının altında durduk.
            -Erkin Bey, biliyor musunuz? Halide’nin yanakları kıpkırmızı oldu. Saçından bir örgüyü eline aldı. Kesik kesik söyledi:
            -Ben size engel olmuyor muyum? O an gözüme çok temiz, çok ve saf aynı zamanda çok esrarengiz göründü. Bu sorudan sonra ben de şaşırıp kaldım.
-Hayır, neden sordun?
            -Eğer engel olmuyorsam gelecek hafta bu gün, bu saatte, buraya gelsek olur mu? Halide iyice kızardı. Kalın kavisli kirpikleri yüzüne döküldü.
-Halide, gelir misin? Gerçekten gelir misin dedim sevinçle.
-Gitmeliyim. Hoşça kal!
            Halide gözlerini yerden ayırmadan hızla döndü. Gelip durakta bekleyen troleybüse bakarak koştu. Sarı kazağının üstüne çok yakışan kumral saçından bir örgünün uçuştuğunu gördüm. Troleybüsün merdivenine ayak basarken dönüp bana baktı. Gözümde sıcak, sıcacık gülümseyen hayali kaldı. O an onunla birlikte gidip evine bırakmam gerektiğini hatırladım. Biz onunla aynı mahallede oturuyorduk. Ama geç kalmıştım. Troleybüs bir silkinip hareket etti. Yerimde donup kaldım.  O esnada söylenen sözler kulağımda ahenkli nağmeler gibi çınlar, bu şarkı beni ömür boyu mest ederdi. Gelecek buluşmamıza kadar o nağmelerin kucağında yaşadım.
            Çarşamba günü Halide’yi aynı yerde, basamakların yanındaki küçük çam ağacının altında bekledim. Halide bu kez makyaj yapmış, başını yakında yıkamış olsa gerek ki uzun saçlarının nemi halen kurumamıştı.
-Bugün sinemaya gitmiyoruz, tamam mı?
Halide kaşlarını kaldırıp, güzel bir gülümsemeyle:
-Nasıl isterseniz…
Halen akşam karanlığının çökmediği büyük caddeden Anhor tarafına yürüdük.
Onun adımlarına bakarak yavaş yavaş yürürken,
-Evdekiler iyiler mi Halide?
                  -Teşekkür ederim. Halide öylece sessiz kaldı. Anhor köprüsünden geçip ağaçların arasına girdik. Akşam karanlığı önce buraya çökerdi. Ağaçların pürüzsüz hışırtısı, Anhor’un bezgin dalgalarına katılıp sessiz, huzur verici sükûneti derinleştiriyordu.
            -Oturalım mı? Anhor kıyısında duran alçacık iskemleyi işaret ettim. Oturduk. Anhor’un derinliklerinden çıkan suya dalıp gittik. Bir müddet ikimiz de sessiz kaldık.
            -Erkin Bey! Siz beni edepsiz bir kız diye mi düşünüyorsunuz? Halide masum gözlerini gözüme dikti. Şaşırıp kaldım.
            -Niye sordun?
            Halide bir müddet cevap vermedi.
            -Doğru. Benden… Ben size… Halide başını iyice önüne eğdi. Zorlanarak devam etti:
            -Lakin ne yapabilirim? Siz beni yanınızdan kovmayın yeter…
            O anda bütün bedenimi fark edilmesi güç, daha önce hiç hissetmediğim, daha önce hiç yaşanmamış, hoş bir titreme kapladı. O ana kadar aşkın ne olduğunu bilmeyen kalbimde nazik, çok nazik, karanlığı aydınlatan ışık gibi sevgiye susamış bir ateş kıvılcımlanıp tutuşuyordu.
            -Halide, neden öyle konuşuyorsun. Ben sizi… Sizi... Sizi… Hayallerimde yalnız siz varsınız. Hayallerimi yalnız siz süslediniz. Bana nasip olur mu, olmaz mı diye endişe ederken benim asla elde etmeyi ümit etmediğim bir şeyi, güzel bir kızın aşkını bana takdim ediyorsunuz.
            Ben, tekrar tekrar bu sözleri söylemek, kalbimdeki hislerin hepsini ortaya dökmek istiyordum ama hislerimi açıklamaktan acizdim.
            -Doğru mu? Bu söyledikleriniz doğru mu? Halide, kavisli kirpiklerini kaldırıp gözlerime baktı. Arzulara gark oldum.
            -Bana inanmasanız şaşılacak şey… dedim.  Halide yavaşça başını salladı:
            -İnanıyorum. Lakin… Gelin bundan sonra birbirimizden gizli sırrımız olmasın. Tamam mı?
            -Ben sizden neyi saklıyorum ki?
            -Yalan mı? Halide, kurnazca kaşlarını kaldırdı ve devam etti:
            -Hani o gün… Not defterinizi neden elimden çekip aldınız?
            -Onda sizin fotoğrafınız vardı Halide.
            -Doğru mu bu? Halide, küçük çocuklara has bir saflıkla göz süzdü.
            O gün ikimiz birlikte eve kadar yürüdük. Halide ile vedalaştığımız dakikadan itibaren kalbimde bir ateş alevlenmeye başladı. Bu ateş hiç durmadan yanar, buluşma zamanı yaklaştıkça daha da güçlenirdi. Yalnız Halide’yi gördüğüm zaman sel onu bastırır, vedalaştıktan sonra yine alevlenirdi.
            Bu ateş iki yıl boyunca… Hayır… Hayır… Ondan sonra da… Şu güne kadar hiç durmadı. Lakin elden ne gelir ki her zaman kader senin isteğine uymaz; sen her zaman kaderin emrine boyun eğip kalırsın.
            …İkinci sınıfın son imtihanını geçtiğim gün Semerkand’a “Vilayet” gazetesine üç aylık staja gitmeden önce Halide’ye görüşmek istediğimi bildirdim. Ama o gelmedi. Her buluşmamızda beş dakika bekletse acısını sigaradan çıkarırdım. Bu sefer sigara da derdime ortak olamadı. Anhor kıyısındaki o alçak iskemlenin yanında neredeyse bir saat ayakta bekledim. Üstüme yüklenen şüphe içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şehrin caddelerinde o vaziyette dolaşıp durdum. İşte bildiğimiz parklar, işte bildiğimiz Anhor suyu, çift çift etrafı seyrederek yürüyen sevgililer bir derdimi ona çıkarıyorlardı.
            Hayalimde iki soru, iki bilmece hakimdi: Halide’nin yanına varayım mı, varmayayım mı? Yoksa başına bir iş mi geldi? Yok canım… Daha dün gece gördüm ya… Eğer o böyle nazlanıyorsa şimdi onun kapısına yürüyüp gideyim mi?..
            … Hayır… Hayır… Sevgi galip geldi. Halidelerin caddesine nasıl yürüyüp geldiğimi bilmiyorum. Onların evi sokağın içindeydi ama kaçıncı kapı onlarındı bilmiyordum. Her sefer onunla birlikte gelip ayrıldığımızda sokağın başında vedalaşırdık. Zannedersem Halide utanır, sokak arasına girmemi istemezdi.
            Bir an tereddüt edip durdum ve sonra sokağa girdim. Yirmi adım kadar yürür yürümez durup kaldım. İki kanadı açık kapıdan bir elinde kürek, bir elinde büyükçe bir kova taşıyan Halide’nin ağabeyi çıkıp geliverdi. Adını bilmiyordum. Bizden üç yıl evvel İlköğretim Okulundan mezun olmuştu. Halen hangisi bilmem ama bir devlet dairesinde çalıştığını duymuştum. O bana dönüp bakmadı. Elektrik direği dibinde yığılmış kömürü alıp kovaya doldurmaya başladı.
            İyice yaklaşıp selam verdim. Küreği bırakmadan, eğilip doğrulan omuzu üstünden bana baktı. Baktı ve birden doğruldu. Kıvırcık saçları terli alnına yapışmış, kömür değip kararan atleti terden sırılsıklam olmuştu. Selamımı aldı mı, almadı mı, işitmek mi istemedi bilmiyorum. İyice tanımak ister gibi bana uzun uzun bakarak dikilip kaldı. Sonra alnının terini hızla sildi. Gözüme bakıp sordu:
            -Buyurun, ne istemiştiniz?
            -Halide Hanım evdeler mi?
            -Ağabeyi olmaz mı, ağabeyi? Rengi değişmiş, kürek tutan eli öfkeden titremeye başlamıştı. Beni yiyip yutacak gibi dişlerini gıcırdatıp devam etti:
            -Adımını doğru at çocuk! Kızlara asılmadan önce burnunu sil beceriksiz! Sen kimsin? Baban gibi bir berber olacaksın sonunda… Aklın varsa toynaklarını tıkırdatıp git buradan… Anladın mı?
            Gözlerim karardı. Bütün bedenim alev alev yanmaya başladı. Kulaklarım çınlıyordu. İnsan için bundan büyük hakaret, bundan utanç verici başka bir şey var mıydı?
            Hayır. Ben ağzımı açıp ona bir söz bile söylemedim. Suçlu gibi başımı önüme eğip geri döndüm. Dermansız ayaklarımı sürükleyerek yürüdüm, gittim.
            Yok… Bundan böyle bu sokağa asla adımımı atmam. Asla… Hoş görme, yalvarma, yakarma söz konusu olamaz! Ben Halide’nin karşısında suçlu değilim. Yalvarmıyorum da… Ertesi sabah Semerkant’a gittim. Gittim ama hayalim hala orada Halide’yle kaldı. Bana kalsa bu nahoş olay için Halide’nin benden özür dilemesini bekliyordum. Gerçekten de bir hafta içinde Halide’den iki mektup aldım. İki mektubun da ana fikri aynı idi. “Sizinle hemen buluşmamız gerek. En kısa zamanda gelmezseniz bizim için iyi olmayacak.” Nereye gideceğim? Yine o eve mi? Kimin karşısına çıkacağım? Bana bu kadar hakaret eden adamın karşısına mı? Niçin gideyim? Yalvarıp yakarmak için mi? Halide’ye mektup yazmak için üç kez elime kâğıt, kalem aldım. Ama yazamadım. Kalemi her elime alışımda Halide’nin ağabeyi gözümün önünde canlanır, karşımda bana nefretle bakar, durmadan hakaretler ederdi.
            Ne yapsam da olmadı. Aradan iki ay geçtikten sonra Halide’ye mektup yazdım. Yazmasına yazdım ama yine ben üzüldüm. Mektubuma cevap gelmedi. Geri dönüşümde Halide olanlar için benden özür diler diye düşünüyordum. Hayallerim boş çıktı. Staj bittiğinde eski okul arkadaşlarımdan Cevad’dan bir mektup aldım. Mektup çok kısaydı: “Halide’den ümidini kes. Evlenmesine on beş gün kaldı. Ağabeyinin bir arkadaşı ile evlenecek.”  Mektubu buruşturup attım. Vefasız! Hayırsız! Adamı üç kuruşa satan! Bu yaptığına ne demeli? Olmadı. Ben nefret edecek, lanet okuyacak halde değildim. Kirpiklerime dökülen gözyaşlarım boğazımı tıkamıştı. Bundan sonra çalışamayacağımı, işe yaramayacağımı düşündüm. Öteberimi toplayıp eve döndüm. Otobüsten inince bilerek Halide’lerin sokağına yöneldim. Nedense onunla buralarda karşılaşacağıma inanıyordum. Evet, yanılmamışım. Ben onu gördüm fakat uzaktan, arkasından görebildim. O, sokakta, kapının önünde bekleyen yepyeni “Volga”  otomobilin yanında, hayallere dalmış, hareketsiz duruyordu. Kül rengi yeleğinin üstünden kumral saçlarını salıvermişti.
                 Bir şeyden korkmuş gibi kalakaldım. İçeriden beyaz gömlek üstüne siyah kravat takmış zayıf bir delikanlı çıktı. Halide’yi bileğinden tutup otomobile bindirdi. Sonra direksiyona geçti, sürüp gitti.
                 Çantamın sapını can havliyle sıktığımdan parmaklarım ezilmiş, sağ elim titremeye başlamıştı. “Mal mülk hastası… Büyük emellerin hastası…”  Hala nasıl ayakta kalabildim bilmiyorum. Güneş yükselmiş, amansız yakıyordu. Asfalttan delice yükselen sıcak içime huzursuzluk veriyordu.
                 Kendimi avutmak için,
                 -İyi oldu. Halide için yanmaya da üzülmeye de değmez. Benim ona otomobil alacak halim mi vardı?
                 Bu sözlerle avunamayacağımı bilsem de avunmaya çalışıyordum. Ama kendimi avutmaya, Halide’yi unutmaya ne kadar uğraşsam da onun hatırası kalbimdeki yerini daha da sağlamlaştırıyordu. Ancak bana göre bir mesele gayet açıktı: “Halide vefasız kız!”
                 Bu güne kadar bu düşüncedeydim. Bugün olanlar düşüncelerimi altüst etti. Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
                 Bugün Halide’yle aynı ilk karşılaşmamızda olduğu gibi troleybüste gördüm. Kapıdan girerken arka kapının yanında ayakta duran Halide’ye gözüm ilişti ve yüreğim “cız” etti. Sessizce biletçinin yanına geçtim.  Tam para veriyordum ki arkadan Halide’nin sesi işitildi:
                 -İki bilet verir misiniz?
                 Titreyen ellerimi gizlemek için pantolonumun ceplerine soktum. Hayır… Kalbimi kıskançlık değil, öfke de değil, acılı bir ızdırap kaplamıştı. Dönüp bakmamaya çalışarak sessiz duruyordum. Ama Halide beni kendinden tarafa bakmaya mecbur etti:
                 -Erkin Bey! Size de bilet aldım.
                 Omzumun üstünden başımı çevirip baktım. O hiç değişmemişti. Ancak gözleri… Çocuklar gibi gülümseyerek bakan gözleri şimdi bana ihtiyatla bakıyordu. Ben de rengimin değiştiğini fark ettim.
                 -Teşekkür ederim. Hesabı kapatmak istiyorsunuz demek…
                 Birdenbire Halide’nin de rengi değişti. Burnu kısılıp dudakları titremeye başladı. Gözlerinden iki damla yaş düştü. Sonra omuzlarını oynatarak sessiz sessiz ağlamaya başladı. Şaşırıp kaldım. Adamların bize şaşkın şaşkın baktıklarını görünce troleybüsün durmasıyla Halide’yi sürükleyerek indirdim. Ona:
                 -Kendinize gelin! dedim öylesine. O yana bu yana bakınırken indiğimiz yeri hatırladım: İşte yine oradaydık. Halide’nin gitmesine izin vermedim. Anhor kanalı kıyısına götürdüm. Sapsarı kumları yalayıp akan suyun kıyısına gelince elini bıraktım:
                 -Yüzünüzü yıkayın dedim. Halide ıslak kumlar üzerinde derin izler bırakarak su kenarına çöktü. Yüzünü yıkaması bitinceye kadar iskemlede oturdum. Burada hemen hemen hiçbir şey değişmemişti. Akşam sessizliğine derinlik katan ağaçların hışırtısı da, ağır ağır akan Anhor da, köşedeki kayısı ağacı da her şey aynı. Alçacık iskemle de aynı yerinde duruyordu.
                 Ancak bir şey eksikti. Nerde o, insanı bebeği beşiğe yatırılan bebeğe söylenen ninniler gibi tatlı duygulara götüren sohbetler? Nerde o delikanlı kalbimin ilk sevgi çağlarını alevlendiren ihtiraslı sözler, nerde? Nerde o çocuklar gibi masum gülümseyen gözler, nerde? Ne yazık ki hepsi gençliğin büyülü labirentlerinde tozlu birer iz bırakarak kaybolup gitmişler mi ne? Halide su kıyısına çöküp yüzünü yıkarken omzundan dökülen saçları dalgaların üzerinde oynuyor, ıslanıp gidiyordu. Bense onun gözyaşlarının suya karışıp gittiğini hissettikçe yüreğimi kaplayan can sıkıcı duygulara zorlukla bastırıp oturuyordum.
                 Sonunda, Halide kırmızı çantasından atlas mendilini çıkarıp yüzünü kurulaya kurulaya yanıma gelip oturdu.
                 -Konuşun Erkin Bey! dedi kızaran gözlerini bana dikip.
                 -Neyi?
                 -Bir delikanlıya gönül verip başkasıyla evlenen kız nasıl ayıplanmaya layıksa bunların hepsini söyleyiverin.
                 -Size söyleyecek tek sözüm var: Mutlu olun.
                 -Kim?
                 -Siz ve eşiniz…
                 -Başka ne dilekleriniz var?
                 Halide’nin bu sözünden benimle alay ettiğini düşündüm. Kalbimdeki ızdırabın yerini öfke aldı.
                 -Olan biten ortada, dedim sözü kısa keserek.
                 Halide bir müddet cevap vermedi. Anhor çağlayarak akmaya başladı.  Parkı aydınlatan ışıklar bir bir yandılar. Halide isteksizce güldü:
                 -Bir gün düş gördüm, ikimiz buradaydık… Yok, burada değil… Belki başka bir yerdeydik. Anhor kıyısındaydık. Yüzümü yıkamak için eğiliyorum. Başımdaki örtü sıyrılıp düşüyor, akan suya kapılıp gidiyor. O zaman bana mavi atlas bir başörtüsü hediye etmiştiniz ya. İşte o başörtüsüymüş suya düşüp giden. Elimi uzatıyorum, yetişmiyor… “Erkin Bey, bakın bakın, başörtüm suya düşüp gitti. Alıverin lütfen” diyorum, uzaklaşıyor, dönüp gidiyorsunuz. Bir anda sizi de başörtümü de kaybediyorum. Uyandığımda yastığım sırılsıklam olmuştu.
                 Halide, dudaklarını kıpırdatarak başını eğdi. Rüzgâr sustu. Yaprakların yere düşen gölgesi titremeye başladı. Anhor’a dökülen ışık huzmeleri pırıl pırıl oldu. Halide başını kaldırıp aydınlık bir tebessümle gözlerime baktı.
                 -Hatırlar mısınız Erkin Bey? İlk kez burada, bu iskemlede oturup sohbet etmiştik. Tuhaf, bir kere bile birbirimizin elini tutmamışız. O, birden elimi tuttu. Ellerinin hafifçe titrediğini hissettim. Bedenimi delice bir ihtiras kapladı. Bir anda sarhoş olmuş gibi gözlerim karardı. Tuhaftı. Ne demek istiyordu bu? Benim eşim gelip de birine bu sözleri söylese…
                 Halide’nin elini sertçe ittim. Sertçe ittim ve utancımdan, elemimden, ızdıraptan kızıp bağırıp kovmak istedim. O gözlerime öyle acılı hüzünle baktı ki gözlerimi nereye kaçıracağımı bilemedim. Hayır. Böyle bakacağına beni tokatlayıp kovması, feryat edip ağlaması, etraftakileri başıma toplayıp adımı kötüye çıkarması bin kat daha iyiydi. Ben ondan böyle bir şey beklerdim ama o heykel gibi sert duruyordu. Sonra nefes alamıyor gibi kesik kesik söylemeye başladı:
                 -Siz beni… Öyle… Kötü kadın diye düşünüyorsunuz, öyle mi?
                 Halide bu sözleri sessizce söyledi. Ama o sözleri kulaklarımı adeta sağır etmiş, perdeleyip bırakmıştı. Devam etti:
                 -Doğru… Halide’nin gözlerinde yaşlar ışıldadı. Devam etti:
                 -Doğru. Zorla kurulan evlilik muhtemelen ihanet getirir. Lakin ben kendi namusumu hiçbir şeye, sizin sevginize de değişmem.
                 Bir şeyler söylemek istiyordum ama söz bulamıyordum. Halide de söz sırası vermiyordu:
                 -Siz beni vefasız, ihanet eden biri diye mi düşünüyorsunuz? Kendinize bakın. Kendinize! Siz bana böyle pervasızca davranıp buraya getirdiniz?
                 Halide, korkusuzca yüzüme baktı, benden cevap bekliyordu. Artık ağlamıyordu. Bense o an söz söylemekten acizdim. Devam etti:
                 -İşte böyle… Her şey için bir tek ben mi suçluyum? Aşkımızın vebalini ikimiz bölüşmeliyiz. Halide’nin gözleri ateş olmuş, kıvılcım saçıyordu. Lakin bir an geldi ki yine hüzünleniverdi.
                 -Eğer beni gerçekten sevseydiniz… Gerçekten sevseydiniz o zamanlarda yazdığım mektuplara cevap vermez miydiniz? Benim niçin okumaya devam edemediğimden, evdekilerin buna izin vermediğinden haberiniz var mı? Son buluşmamıza gelmediğim gün evde dünürler olduğunu biliyor muydunuz? O durumda bana yardımcı oldunuz mu? Hayır… Halide acı acı ağlayarak devam etti:
                 -O günlerde mektup yazıp kız kardeşimle evinize gönderdim. Ağabeyim kapının önünde onu görüp elindeki mektubu zorla aldı. Hepsini işittim. O gün siz evimize geldiniz. Ağabeyim sizi rencide edip kovdu. Siz bir kötü sözle çekilip gittiniz. Oysa ben size inanıyordum. Kendime nasıl inanıyorsam öyle inanıyordum size. Ben her şeyimi kaybettim. Eğer beni sevseydiniz böyle yapar mıydınız? Sonra…
                 Halide, derin bir ızdırapla ağlıyor, onun her sözü yüreğimi paramparça ediyordu. Her damla gözyaşı kalbimdeki yarama damlıyordu… Titreyerek;
                 Yalvarıyorum, ağlama! Halide, ağlama! Ağlama!
                 Halide derin bir “of” çekti.
                 -İşte böyle Erkin Bey. Hepsi tatlı bir rüya gibi geçti, gitti. Artık geri gelmeyecek. Ancak, sizden bir ricam var… Bundan sonra sevginize, başkalarınıza nasip olacak sevginize dikkat edin…
                 Halide, yavaşça yerinde kalktı. Kırmızı çantasını koluna taktı. Bana uzun bir süre bakıp;
                 -Erkin Bey, aklınızda bulunsun. Ben sizi hep sevdim. Ömrümün sonuna kadar da seveceğim. Duydunuz mu? Ebediyen… Ebediyen…
                 Halide tekrar ağlamaya başlayıp yürüdü. Sonra aşağı döndü ve uzun bir hastalıktan sonra yeni ayağa kalkmış insan gibi yalpalayarak yürüyüp gitti.
                 Nereye gitti? Niçin gitti? Ne yazık ki ben, gençliğimin hatta bütün ömrümün altın dakikaları ile ebedi olarak ayrılıyordum. Ne yazık ki Halide bütün arzu ve ümitlerimi de alıp götürüyordu. Dehşet içine yerimden sıçrayıp doğruldum:
                 -Halide!
                 Ben parkta yankılanan bir sesle haykırdığımı düşündüm ama hayır… Bu söz yüreğimin derinlerinde gelen boğuk bir yakarış gibi çıktı. Köşedeki kayısı ağacının yanında ona yetişip kollarında sımsıkı tuttum. O da ben de yaprak gibi titriyorduk…
                 -Halide! Canım benim. Karagözlüm. Siz… Siz…
                 Ben ne yaptığımı bilmiyordum. Ne dediğimi de… Ne olursa olsun haykırmak istiyordum. Halide gözlerime bakıp dostça, tevazu ile ama emredici bir ahenkle;
                 -Elinizi üzerimden çekin! Ben evli bir kadınım.
                 -Halide! Anla beni. Ben…
                 Halide dermansızca silkinip ellerimden kurtuldu. Yaprakları akşam yelinde ağır ağır sallanan kayısı ağacının altından dönüp geçti, köşede gözden kayboldu. Atlas gömleğinin eteğine, sağ koluna taktığı kırmızı çantasına bakıp kaldım.
                 O gitti… O gitti ve bende hem tatlı hem acı, hem neşeli hem elemli paramparça hatıralar kaldı.
                 Benim o hatıralardan başka neyim var? Ben artık sevgime dikkat etmiyorum, onu kollamıyorum. Yalnız iyi niyetli bir insan olmakla yetiniyorum. Şu talihimle önceden ilgilensem olmaz mıydı?
                 Gözlerimde yaş mı var? Hayır… Hayır… Niçin? Sırası mı?
                 

METİN TAHLİLLERİ ve MEHMET KAPLAN - Rıza Filizok

Mehmet Kaplan Hocamızın Edebî Eser Tahlillerine bir bütün olarak baktığımızda, onun devrine ait edebiyat araştırmaları yöntemlerini genişlettiğini ve değiştirdiğini görürüz. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, yurdumuzda üniversite düzeyinde yapılan edebiyat araştırmaları, filoloji disiplininin yöntemleri içinde yapılıyordu. Filolojilerin temel amacı ise dil çerçevesinde bir medeniyet çözümlemesi yapmaktı. Edebiyat araştırmaları, Bu büyük amaç içinde bütünü açıklamanın bir aracıydı. Bu yıllarda edebî esere en ciddî şekilde yaklaşanlar bile sadece filoloji metoduyla eski belagat geleneğimizden gelen şerh alışkanlığıyla yetiniyorlardı. Gerçi Tanzimat’tan sonra gelen aydınlarımız Batının belagat geleneğiyle, tenkit anlayışlarını incelemişler, bu sahalarda önemli adımlar atmışlardı. Buna rağmen Batı dünyasında filolojinin ve retoriğin yanı başında gelişen metin tahlili metodunu bir bütün halinde kavrayan ve yurdumuza bu yöntemi getiren Hocamız Mehmet Kaplan’dır.
 Kaplan Hoca, “metin şerhi”nin yerine “metin tahlili”ni koyarken amacı neydi? Bilindiği gibi, belâgat geleneğimizde metin şerhinin amacı, metnin anlamına ulaşmaktı. Metni şerh eden, “ Yazar ne diyor?” sorusunun cevabını arıyordu. Metin tahlilinin amacı ise “ Yazar ne diyor?” sorusuyla birlikte “Bunu nasıl söylüyor?” sorusuna da cevap aramaktır. Metin tahlilinde içerik (fond) ile birlikte şekil (forme) de araştırılıyor, bu ikisi arasındaki ilişki çözümleniyordu. Bu gelişme, aslında bilim tarihinin edebiyata yansımasından başka bir şey değildir: Bilim tarihi önceleri nesnelerin ne olduğunun araştırılması tarihi idi, günümüzde ise bilim tarihi nesnelerin nasıl davrandığını incelemenin tarihi olmuştur. Bundan dolayı Kaplan Hoca’nın “metin şerhi”nden metin analizine geçişini, çağdaş bilimin gereklerine bir yöneliş olarak değerlendirmek bizce en doğru tespit olacaktır.
Gökalp’a göre bir araştırmacı, halkın ve bilim adamlarının söyledikleriyle uğraşacağına doğrudan doğruya olgularla ilgilenmelidir. Bilim adamının yapacağı ilk iş dışarıdaki gerçeği oluşturan “hususî” ve “somut” olguları tespit etmektir. İkinci adım, tümevarım (induction) yoluyla olgulardan birinci derecedeki kavramları elde etmektir. Üçüncü adım, aynı yolla bu birinci derecedeki kavramlardan yükselerek ikinci, üçüncü vb. derecedeki genel ve soyut kavramları elde etmeğe çalışmaktır. Gerçi bu yöntem de birincisi gibi, sonuç olarak hiyerarşik bir şekilde sınıflandırılmış bir kavramlar dizisi yaratır ve bir tümden gelimdir, ama bu kavramlar artık araştırılmıştır, yoklanmıştır ve gerçeklere dayanır. Öncekiler gibi düşünce alışkanlıklarımızın ürünleri değildir.
Mehmet Kaplan da bilimde “hususî ve “somut”  olanın tetkikine yönelmiştir. Özelden yola çıkılarak genelin bulunabileceği görüşündedir. Metin tahlili, yöntem olarak, bir tümevarım (induction) metodudur. Bu tümevarım, sonuçta bizi tümdengelimin soyutlamalarına ulaştırır.
Yurdumuzda edebiyat tarihi çalışmaları, metin tahlilinden önce başlamıştır. Bu hal, özelin  analizi yapılmadan genelin kurulması demekti. Kaplan Hoca, metin tahliline yönelmekle, bu ters yürüyüşü durdurmuş, günümüz biliminin yöntemi olan özelden genele ulaşma yolunu açmıştır. Şiir Tahlilleri’nin ön sözünde Kaplan, bu fikrini şu örnekle ortaya koyar: “Tabiat âlimi, tabiatı toptan tetkike kalkmaz. Küçük ve münferid bir hadiseyi veya varlığı inceler, ondan umumî neticeler çıkarır.”
Hocamızın, edebiyat tarihine değil de metin tahliline yönelmesinin sebeblerinden birisi de bizce dayandığı bu bilim anlayışıdır.
Bu açıdan bakıldığında Kaplan’ın tercih ettiği bu yöntemin sahamız araştırıcıları tarafından her zaman doğru algılandığı söylenemez. Sadece somut olanın tespitinde kalınması, bu yöntemin yanlış kullanılmasıdır. Kaplan, bu tehlikeyi sezerek Şiir Tahlilleri’nin  önsözünde şöyle demektedir: “Edebiyat tarihinin verdiği umumî fikirler müşahhas eserden ne kadar uzak ve faydasız ise, müşahhas eserden çıkarılan ve ne işe yarıyacağı bilinmeyen teferruat bilgisi de o kadar boş ve hakikî san’at hayatına yabancıdır.” Yöntemin araştırmacıdan bu noktada istediği şey, somut olandan soyut olana yükselmek ve teferruatla bütün arasındaki sıkı ilişkiyi ortaya koymaktır.
Mehmet Kaplan, her türlü ilmî faaliyetin bazı postülalara dayandığını unutmayan bilim adamlarındandı. Hikaye Tahlilleri’nin ön sözünde metin tahlili metodunu izah ederken bize dayandığı postülayı şöyle açıklar: “Bu metod şu estetik prensibe dayanır: Her edebi eser kendi içinde organik bir bütündür.” Kaplan Hocamız bize bilimin halis sorunlarıyla uğraşmadan ve bilimin basit ama etkili tekniklerini kullanmadan dürüst bir başarıya ulaşılamayacağı gerçeğini öğretti. Bir yöntem olarak analizi seçti. Bu insan dikkatinin esere yönelmesinden başka bir şey değildir. Kaplan Hoca nesnenin gerçekliğine ulaşmak için bütün bilimlerin ortak yöntemlerini kullandı: Araştırmalarında hazır kalıplar kullanmadı, nesnesine sorular sordu ve cevaplar aradı. Seçme yöntemini, mukayese yöntemini kullandı. En önemlisi, hayret edilecek bir okuma genişliğinin ve çeşitliliğinin sağladığı bir kültürün ışığında konusu üzerinde düşündü.
Düşüncesi daima yeni teorilerin ve inceleme tekniklerinin peşinde oldu. Öğrencilerini yeni edebiyat teorilerine yönlendirdi. Bu konuda bir örnekle yetinmek istiyorum. Yapısalcılığın kurucularından olan Vladimir Propp’un “Morphologie du Conte” adlı eseri, 1960’lı yıllarda Batı’da henüz tanınmaya başlamıştı. Eserin doğru dürüst tercümeleri Fransa’da bile ancak 1970 yılında neşredilmişti. Kaplan Hoca’nın 1970’li yıllarda bu metoda dayanan doktora çalışmaları yaptırması, bence onun yeni yöntemlere ne kadar açık bir bilgin olduğunun kanıtıdır.
Mehmet Kaplan’ın metin analizinin esaslarını Fransız edebiyatından aldığını biliyoruz. Fransız edebiyatında metin analizi fikri daima bulunmakla birlikte bu tekniğin pedagojik amaçlarlarla edebiyat tarihinin öğretilmesi etrafında geliştiği söylenebilir. Yazılan edebiyat tarihleri mükemmelliklerine rağmen gençlere edebî eserleri doğru bir şekilde anlama yeteneği kazandırmıyordu. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren pedagojik amaçlarla yazılmış edebiyat tarihlerine yavaş yavaş metinler girmeğe başladı. Zamanla bu metinlerin kısa analizleri yapılmaya, metinlerle ilgili sorular sorulmaya, metinleri açıklayan bibliyografyalar verilmeye başlandı.
Emile Faguet, “Dix-neuvieme Siecle, Etudes Litteraire, 1887” adlı eserinde yazarları birer bölüm olarak ele alır.  Ancak bu yazarları, onlardan  seçilmiş parçalardan hareket ederek anlatır. J. Calvet’nin “Manuel İllustre D’Histoire de la Litterature Français, 1923,  3. Baskı” adlı kitabında başlıca eserlerin kısa tahlillerine rastlanmaktadır. Tarihî metodun ve mukayese medodunun sahibi Gustave Lanson’un Fransız Edebiyatı Tarihi’nde  (Histoire de lalitterature Française, Hachette, 1908) edebî eserlerle ilgili mühim değerlendirmeler bulunmakla birlikte, tabiî olarak metin analizine yer verilmemiştir. Daha sonra, bu önemli eserin G. Lanson ve P. Tuffrau tarafından pedagojik amaçlı daha muhtasar bir versiyonu hazırlanmıştır. “Manuel İllustre D’Histoire de la Litterature Français, Hachette, 1936” adlı bu okul kitabında önemli eserler tanıtıldıktan sonra bu eserlerle ilgili kısa analizlere yer verildiği görülmektedir.
E. Abry, C. Audic, P.Crouzet “Histoire İllustrée de la Littérature Française Didier, 1932” adlı pedagojik amaçlı edebiyat tarihlerinde metin tahliline girişmezler, bununla birlikte edebî akımları ve şahsiyetleri tamamen  analitik bir yöntemle ele alırlar. Yazar ve dönemi işlerken metin tahlillerinde sorulacak sorulara cevap ararlar. Bu eser, adeta edebiyat tarihinden metin analizine bir geçiştir.
Bütün bunlar, Yirminci yüzyılın ilk yarınsında Fransızların edebiyat tarihi ağırlıklı öğretimden metin analizi ağırlıklı bir öğretime yöneldiğini göstermektedir. Kaplan Hocamız, Fransız edebiyat incelemelerindeki bu değişimi zamanında fark etti ve metin tahliline yöneldi.   
Metin analizi Fransa’da edebiyat incelemelerinin ve öğretiminin günümüzde halâ merkezini oluşturmaktadır. Bundan dolayı Kaplan’ın metin analizi yönteminin halâ geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Peki, bugün Fransa’da uygulanan analiz yöntemlerinin Kaplan’ın uyguladığı yöntemden bir farkı yok mudur? Tabii ki vardır: Bu fark 20-30 yılda ortaya çıkan bilimsel gelişme farkıdır:
Analizin temel kategorileri halen aynıdır: Batı dünyası bugün de  bir edebî  eseri bizim Kaplan Bey’den aşinası olduğumuz vak’a, fikirler, temler, zaman, mekan, şahıslar, üslup, ses, ritim, armoni gibi başlıklar altında incelemektedir. Peki ne değişmiştir? Değişen yeni kurulan bilimlerin metin analizine getirdiği imkânlardır: Fedinand de Saussure’ün kurduğu dilbiliminden ve gösterge biliminden sonra sosyal bilimlerde her şey değişmiştir. Anlam bilimi,  Pragmatik, Naratoloji, yapısalcılık bizlere yeni ufuklar açmıştır. Bu bilimlerin ışığında metin analizi daha ince, daha net ölçütlere ulaşmıştır.
Bütün bu gelişmelerin bir bütün halinde  Türkçemize kazandırılması görevi ise şüphesiz yeni nesillerindir.