HAYALLERİN ESİRİYİM
“Görmeyeyim
desem gözüm kör değil,
Yürümeyeyim desem ayağım sağlam.
Ama kalpler artık birlikte çarpmıyor,
Hayallerin esiriyim.”
Mirtemir
***
O
gitti… Yaprakları akşam yelinde ağır ağır sallanan kayısı ağacının altından
dönüp geçti, dönüşte gözden kayboldu. Atlas gömleğinin eteğine, koluna takıp
aldığı kırmızı çantasına bakıp kaldım. O gitti… Kulaklarımda Anhor suyunun
kıkır kıkır gülüşü ve kırgınlıkla dolu bir kız ağlaması kaldı.
O
gitti ve gözümün önünde ızdırapla dolu, hem yakın hem uzak siması kaldı.
Gözlerimde
yaş kaldı mı? Yok, yok. Nihayet şimdi... O gitti ve hayalimde hem tatlı, hem
acı, hem neşeli, hem elemli paramparça hatıralar kaldı…
Onun
gibi ben de birinci sınıfta okuyordum. Birinci imtihanda başarılı olmuştum.
Tuhaf, gençlik çağı işte... Birinci sınıf öğrencilerinin hepsinde var olan
alışkanlık bende de vardı. Kendimi çok bilgili, üst sınıflarda hatta
hocalarımızdan çok şey bilen kişi zannederdim. Evet, ben guruluydum. Bunun
üstüne bir de birinci imtihandan yüksek not aldım. Ben mutluydum. Bir yerlere
uçmayı, yükseklere kanat açmayı istiyordum. Kalabalık kaldırımlardan geçerken
hiç kimseyi görmez, hiçbir şeyi fark etmezdim.
Troleybüse
bindim. Başköşeye oturup kitap karıştırmaya başladım. Kitap okuyordum ama
satırların manasını dahi anlamıyordum. Hayallerim beni uzaklara sürüklüyordu. Yanıma
gelip oturan kızla da ilgilenmedim. Bir ara o “hıh” diye gülmeye başladı.
-İnsana
dönüp bakmaz mısınız Erkin Bey? İrkilip döndüm.
-Yaa,
Halide… Mahcubiyetten kıpkırmızı olsam gerek, Halide neşeli neşeli gülüyordu.
Mahcup
durumda gülümseyip ona baktım. Hiç değişmemişti. Her zaman olup bitenden habersiz
bir şeyleri bekleyen kara gözleri de çehresine dünyadan habersiz, boş boş bakan
bir ifade veren kalın dudakları da değişmemişti. Bu işte o Halide idi. Hiç
değişmemişti. Fakat bana “bey” diye hitap edişine hayran kaldım. Okulda olsa
her zaman “hey çocuk” diye çağırırdı şeytan kız!..
Daha
hayallerimi toparlayamadan Halide yine hücuma geçti:
-Ya,
öğrenci mi oldunuz? Okul hayatı iyi gidiyor mu?
-Hım dedim, sözümün yarısını yuttum.
Ben ona “siz” mi “sen” mi dediğimi bilmeden bir an şaşkınlık geçirdim. Sırf
konuşmuş olmak için soruyordum:
-Siz
nerede okuyorsunuz Halide?
Halide
sorumu işitmedi mi yoksa cevap vermeğe değer bulmadı mı bilmem, yüzünü başka
tarafa çevirdi, etrafa bakınmaya başladı. Biraz önde ayakta duran kadını
çağırıp yerini verdi. Ben de hemen ayağa kalkıp yanına gittim. İkimiz yan yana
öylece sessiz gittik. Sonra Halide önceki gibi gülümseyip sordu:
-Gazeteci
olacaksınız öyle mi… Görsem olur mu? diyen
Halide elimdeki kitabı aldı.
-Lui
Aragon! İyi yazar olsa gerek, değil mi?
Ben
cevap vermeden başımı salladım. Halide kitabı karıştırırken içinden
imtihanlardan aldığım notlarımı yazdığım defterim çıkıverdi. O benden yana
baktı:
-İzinsiz
görsem kızmazsınız değil mi?
Ben
önce “olur” dedim ya birden onun ellerini tuttum. Fotoğraf… Defterin içinde
onun fotoğrafı vardı. Görse neler düşünürdü. Mezuniyet gecesinin düzenlendiği
gün sınıf arkadaşlarımızla fotoğraflarımızı birbirimize vermiştik. Nedense o
zamandan beri Halide’nin fotoğrafını yanımda taşıyordum. Niçin bunu yaptığımı
ben de bilmiyordum. Lakin Halide’nin bana bir başka gözle bakışı çocukların
diline düşmüştü o zamanlar. Bende de sevgi mi, başka bir şey mi ne olduğu belirsiz
bir his uyanmıştı o zamanlar… Ama nedendir bilmem şimdi ona fotoğrafını
göstermek istemiyordum.
-Halide,
özür dilerim. Mümkün değil dedim yapmacık bir gülümsemeyle.
-Ben özür dilerim. Sizin özel
işlerinize karışamam. Halide benimle alay mı etti, samimi mi söyledi bilmiyorum.
Aradaki soğukluğu giderecek bilinen bir söz arıyordum ama dilime bir kelime
bile gelmiyordu. Troleybüs Hadra’ya yaklaşırken Vatan sinemasının kocaman
afişleri görünüp kayboldu.
-Güzel
film var. Sinemaya girelim mi?
Ben
bu sözü de aradaki nahoş durumu ortadan kaldırmak için söyledim. Ansızın
sinemaya gitme teklifim Halide’yi tereddütte bıraktı. Ben onun hayır demesini
bekliyordum. Ama o hayır demedi. Omuzlarını silkip “bilmem ki” dedi.
-Tamam,
yürü dedim sevinçle.
Sinemadan çıkıp merdivenlerin
yanındaki küçük çam ağacının altında durduk.
-Erkin Bey, biliyor musunuz?
Halide’nin yanakları kıpkırmızı oldu. Saçından bir örgüyü eline aldı. Kesik
kesik söyledi:
-Ben size engel olmuyor muyum? O an
gözüme çok temiz, çok ve saf aynı zamanda çok esrarengiz göründü. Bu sorudan
sonra ben de şaşırıp kaldım.
-Hayır, neden
sordun?
-Eğer engel olmuyorsam gelecek hafta
bu gün, bu saatte, buraya gelsek olur mu? Halide iyice kızardı. Kalın kavisli
kirpikleri yüzüne döküldü.
-Halide, gelir
misin? Gerçekten gelir misin dedim sevinçle.
-Gitmeliyim.
Hoşça kal!
Halide gözlerini yerden ayırmadan
hızla döndü. Gelip durakta bekleyen troleybüse bakarak koştu. Sarı kazağının
üstüne çok yakışan kumral saçından bir örgünün uçuştuğunu gördüm. Troleybüsün
merdivenine ayak basarken dönüp bana baktı. Gözümde sıcak, sıcacık gülümseyen
hayali kaldı. O an onunla birlikte gidip evine bırakmam gerektiğini hatırladım.
Biz onunla aynı mahallede oturuyorduk. Ama geç kalmıştım. Troleybüs bir
silkinip hareket etti. Yerimde donup kaldım. O esnada söylenen sözler kulağımda ahenkli
nağmeler gibi çınlar, bu şarkı beni ömür boyu mest ederdi. Gelecek buluşmamıza
kadar o nağmelerin kucağında yaşadım.
Çarşamba günü Halide’yi aynı yerde,
basamakların yanındaki küçük çam ağacının altında bekledim. Halide bu kez
makyaj yapmış, başını yakında yıkamış olsa gerek ki uzun saçlarının nemi halen
kurumamıştı.
-Bugün sinemaya gitmiyoruz,
tamam mı?
Halide kaşlarını
kaldırıp, güzel bir gülümsemeyle:
-Nasıl
isterseniz…
Halen akşam
karanlığının çökmediği büyük caddeden Anhor tarafına yürüdük.
Onun adımlarına
bakarak yavaş yavaş yürürken,
-Evdekiler
iyiler mi Halide?
-Teşekkür
ederim. Halide öylece sessiz kaldı. Anhor köprüsünden geçip ağaçların arasına girdik.
Akşam karanlığı önce buraya çökerdi. Ağaçların pürüzsüz hışırtısı, Anhor’un
bezgin dalgalarına katılıp sessiz, huzur verici sükûneti derinleştiriyordu.
-Oturalım mı? Anhor kıyısında duran
alçacık iskemleyi işaret ettim. Oturduk. Anhor’un derinliklerinden çıkan suya
dalıp gittik. Bir müddet ikimiz de sessiz kaldık.
-Erkin Bey! Siz beni edepsiz bir kız
diye mi düşünüyorsunuz? Halide masum gözlerini gözüme dikti. Şaşırıp kaldım.
-Niye sordun?
Halide bir müddet cevap vermedi.
-Doğru. Benden… Ben size… Halide başını
iyice önüne eğdi. Zorlanarak devam etti:
-Lakin ne yapabilirim? Siz beni yanınızdan
kovmayın yeter…
O anda bütün bedenimi fark edilmesi
güç, daha önce hiç hissetmediğim, daha önce hiç yaşanmamış, hoş bir titreme
kapladı. O ana kadar aşkın ne olduğunu bilmeyen kalbimde nazik, çok nazik, karanlığı
aydınlatan ışık gibi sevgiye susamış bir ateş kıvılcımlanıp tutuşuyordu.
-Halide, neden öyle konuşuyorsun.
Ben sizi… Sizi... Sizi… Hayallerimde yalnız siz varsınız. Hayallerimi yalnız
siz süslediniz. Bana nasip olur mu, olmaz mı diye endişe ederken benim asla
elde etmeyi ümit etmediğim bir şeyi, güzel bir kızın aşkını bana takdim
ediyorsunuz.
Ben, tekrar tekrar bu sözleri
söylemek, kalbimdeki hislerin hepsini ortaya dökmek istiyordum ama hislerimi
açıklamaktan acizdim.
-Doğru mu? Bu söyledikleriniz doğru
mu? Halide, kavisli kirpiklerini kaldırıp gözlerime baktı. Arzulara gark oldum.
-Bana inanmasanız şaşılacak şey…
dedim. Halide yavaşça başını salladı:
-İnanıyorum. Lakin… Gelin bundan
sonra birbirimizden gizli sırrımız olmasın. Tamam mı?
-Ben sizden neyi saklıyorum ki?
-Yalan mı? Halide, kurnazca
kaşlarını kaldırdı ve devam etti:
-Hani o gün… Not defterinizi neden
elimden çekip aldınız?
-Onda sizin fotoğrafınız vardı
Halide.
-Doğru mu bu? Halide, küçük çocuklara
has bir saflıkla göz süzdü.
O gün ikimiz birlikte eve kadar
yürüdük. Halide ile vedalaştığımız dakikadan itibaren kalbimde bir ateş
alevlenmeye başladı. Bu ateş hiç durmadan yanar, buluşma zamanı yaklaştıkça
daha da güçlenirdi. Yalnız Halide’yi gördüğüm zaman sel onu bastırır,
vedalaştıktan sonra yine alevlenirdi.
Bu ateş iki yıl boyunca… Hayır…
Hayır… Ondan sonra da… Şu güne kadar hiç durmadı. Lakin elden ne gelir ki her
zaman kader senin isteğine uymaz; sen her zaman kaderin emrine boyun eğip
kalırsın.
…İkinci
sınıfın son imtihanını geçtiğim gün Semerkand’a “Vilayet” gazetesine üç aylık
staja gitmeden önce Halide’ye görüşmek istediğimi bildirdim. Ama o gelmedi. Her
buluşmamızda beş dakika bekletse acısını sigaradan çıkarırdım. Bu sefer sigara
da derdime ortak olamadı. Anhor kıyısındaki o alçak iskemlenin yanında
neredeyse bir saat ayakta bekledim. Üstüme yüklenen şüphe içinden çıkılmaz bir
hal aldı. Şehrin caddelerinde o vaziyette dolaşıp durdum. İşte bildiğimiz
parklar, işte bildiğimiz Anhor suyu, çift çift etrafı seyrederek yürüyen
sevgililer bir derdimi ona çıkarıyorlardı.
Hayalimde
iki soru, iki bilmece hakimdi: Halide’nin yanına varayım mı, varmayayım mı? Yoksa
başına bir iş mi geldi? Yok canım… Daha dün gece gördüm ya… Eğer o böyle
nazlanıyorsa şimdi onun kapısına yürüyüp gideyim mi?..
…
Hayır… Hayır… Sevgi galip geldi. Halidelerin caddesine nasıl yürüyüp geldiğimi
bilmiyorum. Onların evi sokağın içindeydi ama kaçıncı kapı onlarındı bilmiyordum.
Her sefer onunla birlikte gelip ayrıldığımızda sokağın başında vedalaşırdık. Zannedersem
Halide utanır, sokak arasına girmemi istemezdi.
Bir
an tereddüt edip durdum ve sonra sokağa girdim. Yirmi adım kadar yürür yürümez
durup kaldım. İki kanadı açık kapıdan bir elinde kürek, bir elinde büyükçe bir
kova taşıyan Halide’nin ağabeyi çıkıp geliverdi. Adını bilmiyordum. Bizden üç
yıl evvel İlköğretim Okulundan mezun olmuştu. Halen hangisi bilmem ama bir
devlet dairesinde çalıştığını duymuştum. O bana dönüp bakmadı. Elektrik direği
dibinde yığılmış kömürü alıp kovaya doldurmaya başladı.
İyice
yaklaşıp selam verdim. Küreği bırakmadan, eğilip doğrulan omuzu üstünden bana
baktı. Baktı ve birden doğruldu. Kıvırcık saçları terli alnına yapışmış, kömür
değip kararan atleti terden sırılsıklam olmuştu. Selamımı aldı mı, almadı mı,
işitmek mi istemedi bilmiyorum. İyice tanımak ister gibi bana uzun uzun bakarak
dikilip kaldı. Sonra alnının terini hızla sildi. Gözüme bakıp sordu:
-Buyurun,
ne istemiştiniz?
-Halide
Hanım evdeler mi?
-Ağabeyi
olmaz mı, ağabeyi? Rengi değişmiş, kürek tutan eli öfkeden titremeye
başlamıştı. Beni yiyip yutacak gibi dişlerini gıcırdatıp devam etti:
-Adımını
doğru at çocuk! Kızlara asılmadan önce burnunu sil beceriksiz! Sen kimsin?
Baban gibi bir berber olacaksın sonunda… Aklın varsa toynaklarını tıkırdatıp
git buradan… Anladın mı?
Gözlerim
karardı. Bütün bedenim alev alev yanmaya başladı. Kulaklarım çınlıyordu. İnsan
için bundan büyük hakaret, bundan utanç verici başka bir şey var mıydı?
Hayır. Ben ağzımı açıp ona bir söz
bile söylemedim. Suçlu gibi başımı önüme eğip geri döndüm. Dermansız ayaklarımı
sürükleyerek yürüdüm, gittim.
Yok…
Bundan böyle bu sokağa asla adımımı atmam. Asla… Hoş görme, yalvarma, yakarma
söz konusu olamaz! Ben Halide’nin karşısında suçlu değilim. Yalvarmıyorum da…
Ertesi sabah Semerkant’a gittim. Gittim ama hayalim hala orada Halide’yle
kaldı. Bana kalsa bu nahoş olay için Halide’nin benden özür dilemesini
bekliyordum. Gerçekten de bir hafta içinde Halide’den iki mektup aldım. İki
mektubun da ana fikri aynı idi. “Sizinle hemen buluşmamız gerek. En kısa
zamanda gelmezseniz bizim için iyi olmayacak.” Nereye gideceğim? Yine o eve mi?
Kimin karşısına çıkacağım? Bana bu kadar hakaret eden adamın karşısına mı?
Niçin gideyim? Yalvarıp yakarmak için mi? Halide’ye mektup yazmak için üç kez
elime kâğıt, kalem aldım. Ama yazamadım. Kalemi her elime alışımda Halide’nin
ağabeyi gözümün önünde canlanır, karşımda bana nefretle bakar, durmadan
hakaretler ederdi.
Ne
yapsam da olmadı. Aradan iki ay geçtikten sonra Halide’ye mektup yazdım. Yazmasına
yazdım ama yine ben üzüldüm. Mektubuma cevap gelmedi. Geri dönüşümde Halide
olanlar için benden özür diler diye düşünüyordum. Hayallerim boş çıktı. Staj
bittiğinde eski okul arkadaşlarımdan Cevad’dan bir mektup aldım. Mektup çok
kısaydı: “Halide’den ümidini kes. Evlenmesine on beş gün kaldı. Ağabeyinin bir
arkadaşı ile evlenecek.” Mektubu buruşturup
attım. Vefasız! Hayırsız! Adamı üç kuruşa satan! Bu yaptığına ne demeli?
Olmadı. Ben nefret edecek, lanet okuyacak halde değildim. Kirpiklerime dökülen gözyaşlarım
boğazımı tıkamıştı. Bundan sonra çalışamayacağımı, işe yaramayacağımı düşündüm.
Öteberimi toplayıp eve döndüm. Otobüsten inince bilerek Halide’lerin sokağına
yöneldim. Nedense onunla buralarda karşılaşacağıma inanıyordum. Evet,
yanılmamışım. Ben onu gördüm fakat uzaktan, arkasından görebildim. O, sokakta,
kapının önünde bekleyen yepyeni “Volga” otomobilin yanında, hayallere dalmış, hareketsiz
duruyordu. Kül rengi yeleğinin üstünden kumral saçlarını salıvermişti.
Bir
şeyden korkmuş gibi kalakaldım. İçeriden beyaz gömlek üstüne siyah kravat
takmış zayıf bir delikanlı çıktı. Halide’yi bileğinden tutup otomobile
bindirdi. Sonra direksiyona geçti, sürüp gitti.
Çantamın
sapını can havliyle sıktığımdan parmaklarım ezilmiş, sağ elim titremeye
başlamıştı. “Mal mülk hastası… Büyük emellerin hastası…” Hala nasıl ayakta kalabildim bilmiyorum. Güneş
yükselmiş, amansız yakıyordu. Asfalttan delice yükselen sıcak içime huzursuzluk
veriyordu.
Kendimi
avutmak için,
-İyi
oldu. Halide için yanmaya da üzülmeye de değmez. Benim ona otomobil alacak
halim mi vardı?
Bu
sözlerle avunamayacağımı bilsem de avunmaya çalışıyordum. Ama kendimi avutmaya,
Halide’yi unutmaya ne kadar uğraşsam da onun hatırası kalbimdeki yerini daha da
sağlamlaştırıyordu. Ancak bana göre bir mesele gayet açıktı: “Halide vefasız
kız!”
Bu
güne kadar bu düşüncedeydim. Bugün olanlar düşüncelerimi altüst etti. Gözlerim
fal taşı gibi açıldı.
Bugün
Halide’yle aynı ilk karşılaşmamızda olduğu gibi troleybüste gördüm. Kapıdan
girerken arka kapının yanında ayakta duran Halide’ye gözüm ilişti ve yüreğim
“cız” etti. Sessizce biletçinin yanına geçtim.
Tam para veriyordum ki arkadan Halide’nin sesi işitildi:
-İki
bilet verir misiniz?
Titreyen
ellerimi gizlemek için pantolonumun ceplerine soktum. Hayır… Kalbimi kıskançlık
değil, öfke de değil, acılı bir ızdırap kaplamıştı. Dönüp bakmamaya çalışarak
sessiz duruyordum. Ama Halide beni kendinden tarafa bakmaya mecbur etti:
-Erkin
Bey! Size de bilet aldım.
Omzumun
üstünden başımı çevirip baktım. O hiç değişmemişti. Ancak gözleri… Çocuklar
gibi gülümseyerek bakan gözleri şimdi bana ihtiyatla bakıyordu. Ben de rengimin
değiştiğini fark ettim.
-Teşekkür
ederim. Hesabı kapatmak istiyorsunuz demek…
Birdenbire
Halide’nin de rengi değişti. Burnu kısılıp dudakları titremeye başladı.
Gözlerinden iki damla yaş düştü. Sonra omuzlarını oynatarak sessiz sessiz
ağlamaya başladı. Şaşırıp kaldım. Adamların bize şaşkın şaşkın baktıklarını
görünce troleybüsün durmasıyla Halide’yi sürükleyerek indirdim. Ona:
-Kendinize
gelin! dedim öylesine. O yana bu yana bakınırken indiğimiz yeri hatırladım:
İşte yine oradaydık. Halide’nin gitmesine izin vermedim. Anhor kanalı kıyısına
götürdüm. Sapsarı kumları yalayıp akan suyun kıyısına gelince elini bıraktım:
-Yüzünüzü
yıkayın dedim. Halide ıslak kumlar üzerinde derin izler bırakarak su kenarına
çöktü. Yüzünü yıkaması bitinceye kadar iskemlede oturdum. Burada hemen hemen
hiçbir şey değişmemişti. Akşam sessizliğine derinlik katan ağaçların hışırtısı
da, ağır ağır akan Anhor da, köşedeki kayısı ağacı da her şey aynı. Alçacık
iskemle de aynı yerinde duruyordu.
Ancak
bir şey eksikti. Nerde o, insanı bebeği beşiğe yatırılan bebeğe söylenen
ninniler gibi tatlı duygulara götüren sohbetler? Nerde o delikanlı kalbimin ilk
sevgi çağlarını alevlendiren ihtiraslı sözler, nerde? Nerde o çocuklar gibi
masum gülümseyen gözler, nerde? Ne yazık ki hepsi gençliğin büyülü
labirentlerinde tozlu birer iz bırakarak kaybolup gitmişler mi ne? Halide su
kıyısına çöküp yüzünü yıkarken omzundan dökülen saçları dalgaların üzerinde
oynuyor, ıslanıp gidiyordu. Bense onun gözyaşlarının suya karışıp gittiğini
hissettikçe yüreğimi kaplayan can sıkıcı duygulara zorlukla bastırıp oturuyordum.
Sonunda,
Halide kırmızı çantasından atlas mendilini çıkarıp yüzünü kurulaya kurulaya
yanıma gelip oturdu.
-Konuşun
Erkin Bey! dedi kızaran gözlerini bana dikip.
-Neyi?
-Bir
delikanlıya gönül verip başkasıyla evlenen kız nasıl ayıplanmaya layıksa
bunların hepsini söyleyiverin.
-Size
söyleyecek tek sözüm var: Mutlu olun.
-Kim?
-Siz
ve eşiniz…
-Başka
ne dilekleriniz var?
Halide’nin
bu sözünden benimle alay ettiğini düşündüm. Kalbimdeki ızdırabın yerini öfke
aldı.
-Olan
biten ortada, dedim sözü kısa keserek.
Halide
bir müddet cevap vermedi. Anhor çağlayarak akmaya başladı. Parkı aydınlatan ışıklar bir bir yandılar. Halide
isteksizce güldü:
-Bir
gün düş gördüm, ikimiz buradaydık… Yok, burada değil… Belki başka bir
yerdeydik. Anhor kıyısındaydık. Yüzümü yıkamak için eğiliyorum. Başımdaki örtü
sıyrılıp düşüyor, akan suya kapılıp gidiyor. O zaman bana mavi atlas bir
başörtüsü hediye etmiştiniz ya. İşte o başörtüsüymüş suya düşüp giden. Elimi
uzatıyorum, yetişmiyor… “Erkin Bey, bakın bakın, başörtüm suya düşüp gitti.
Alıverin lütfen” diyorum, uzaklaşıyor, dönüp gidiyorsunuz. Bir anda sizi de
başörtümü de kaybediyorum. Uyandığımda yastığım sırılsıklam olmuştu.
Halide,
dudaklarını kıpırdatarak başını eğdi. Rüzgâr sustu. Yaprakların yere düşen
gölgesi titremeye başladı. Anhor’a dökülen ışık huzmeleri pırıl pırıl oldu. Halide
başını kaldırıp aydınlık bir tebessümle gözlerime baktı.
-Hatırlar
mısınız Erkin Bey? İlk kez burada, bu iskemlede oturup sohbet etmiştik. Tuhaf,
bir kere bile birbirimizin elini tutmamışız. O, birden elimi tuttu. Ellerinin
hafifçe titrediğini hissettim. Bedenimi delice bir ihtiras kapladı. Bir anda
sarhoş olmuş gibi gözlerim karardı. Tuhaftı. Ne demek istiyordu bu? Benim eşim
gelip de birine bu sözleri söylese…
Halide’nin
elini sertçe ittim. Sertçe ittim ve utancımdan, elemimden, ızdıraptan kızıp
bağırıp kovmak istedim. O gözlerime öyle acılı hüzünle baktı ki gözlerimi
nereye kaçıracağımı bilemedim. Hayır. Böyle bakacağına beni tokatlayıp kovması,
feryat edip ağlaması, etraftakileri başıma toplayıp adımı kötüye çıkarması bin
kat daha iyiydi. Ben ondan böyle bir şey beklerdim ama o heykel gibi sert
duruyordu. Sonra nefes alamıyor gibi kesik kesik söylemeye başladı:
-Siz
beni… Öyle… Kötü kadın diye düşünüyorsunuz, öyle mi?
Halide
bu sözleri sessizce söyledi. Ama o sözleri kulaklarımı adeta sağır etmiş, perdeleyip
bırakmıştı. Devam etti:
-Doğru…
Halide’nin gözlerinde yaşlar ışıldadı. Devam etti:
-Doğru.
Zorla kurulan evlilik muhtemelen ihanet getirir. Lakin ben kendi namusumu
hiçbir şeye, sizin sevginize de değişmem.
Bir
şeyler söylemek istiyordum ama söz bulamıyordum. Halide de söz sırası
vermiyordu:
-Siz
beni vefasız, ihanet eden biri diye mi düşünüyorsunuz? Kendinize bakın.
Kendinize! Siz bana böyle pervasızca davranıp buraya getirdiniz?
Halide,
korkusuzca yüzüme baktı, benden cevap bekliyordu. Artık ağlamıyordu. Bense o an
söz söylemekten acizdim. Devam etti:
-İşte
böyle… Her şey için bir tek ben mi suçluyum? Aşkımızın vebalini ikimiz
bölüşmeliyiz. Halide’nin gözleri ateş olmuş, kıvılcım saçıyordu. Lakin bir an
geldi ki yine hüzünleniverdi.
-Eğer
beni gerçekten sevseydiniz… Gerçekten sevseydiniz o zamanlarda yazdığım
mektuplara cevap vermez miydiniz? Benim niçin okumaya devam edemediğimden,
evdekilerin buna izin vermediğinden haberiniz var mı? Son buluşmamıza
gelmediğim gün evde dünürler olduğunu biliyor muydunuz? O durumda bana yardımcı
oldunuz mu? Hayır… Halide acı acı ağlayarak devam etti:
-O
günlerde mektup yazıp kız kardeşimle evinize gönderdim. Ağabeyim kapının önünde
onu görüp elindeki mektubu zorla aldı. Hepsini işittim. O gün siz evimize
geldiniz. Ağabeyim sizi rencide edip kovdu. Siz bir kötü sözle çekilip
gittiniz. Oysa ben size inanıyordum. Kendime nasıl inanıyorsam öyle inanıyordum
size. Ben her şeyimi kaybettim. Eğer beni sevseydiniz böyle yapar mıydınız?
Sonra…
Halide,
derin bir ızdırapla ağlıyor, onun her sözü yüreğimi paramparça ediyordu. Her
damla gözyaşı kalbimdeki yarama damlıyordu… Titreyerek;
Yalvarıyorum,
ağlama! Halide, ağlama! Ağlama!
Halide
derin bir “of” çekti.
-İşte
böyle Erkin Bey. Hepsi tatlı bir rüya gibi geçti, gitti. Artık geri gelmeyecek.
Ancak, sizden bir ricam var… Bundan sonra sevginize, başkalarınıza nasip olacak
sevginize dikkat edin…
Halide,
yavaşça yerinde kalktı. Kırmızı çantasını koluna taktı. Bana uzun bir süre
bakıp;
-Erkin
Bey, aklınızda bulunsun. Ben sizi hep sevdim. Ömrümün sonuna kadar da seveceğim.
Duydunuz mu? Ebediyen… Ebediyen…
Halide
tekrar ağlamaya başlayıp yürüdü. Sonra aşağı döndü ve uzun bir hastalıktan
sonra yeni ayağa kalkmış insan gibi yalpalayarak yürüyüp gitti.
Nereye
gitti? Niçin gitti? Ne yazık ki ben, gençliğimin hatta bütün ömrümün altın
dakikaları ile ebedi olarak ayrılıyordum. Ne yazık ki Halide bütün arzu ve ümitlerimi
de alıp götürüyordu. Dehşet içine yerimden sıçrayıp doğruldum:
-Halide!
Ben
parkta yankılanan bir sesle haykırdığımı düşündüm ama hayır… Bu söz yüreğimin
derinlerinde gelen boğuk bir yakarış gibi çıktı. Köşedeki kayısı ağacının
yanında ona yetişip kollarında sımsıkı tuttum. O da ben de yaprak gibi
titriyorduk…
-Halide!
Canım benim. Karagözlüm. Siz… Siz…
Ben
ne yaptığımı bilmiyordum. Ne dediğimi de… Ne olursa olsun haykırmak istiyordum.
Halide gözlerime bakıp dostça, tevazu ile ama emredici bir ahenkle;
-Elinizi
üzerimden çekin! Ben evli bir kadınım.
-Halide!
Anla beni. Ben…
Halide
dermansızca silkinip ellerimden kurtuldu. Yaprakları akşam yelinde ağır ağır
sallanan kayısı ağacının altından dönüp geçti, köşede gözden kayboldu. Atlas gömleğinin
eteğine, sağ koluna taktığı kırmızı çantasına bakıp kaldım.
O
gitti… O gitti ve bende hem tatlı hem acı, hem neşeli hem elemli paramparça
hatıralar kaldı.
Benim
o hatıralardan başka neyim var? Ben artık sevgime dikkat etmiyorum, onu
kollamıyorum. Yalnız iyi niyetli bir insan olmakla yetiniyorum. Şu talihimle
önceden ilgilensem olmaz mıydı?
Gözlerimde
yaş mı var? Hayır… Hayır… Niçin? Sırası mı?